Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca bir devletin kuruluşunu değil; yıkılmış bir imparatorluğun ardından yeniden ayağa kalkma iradesini, bağımsız yaşama kararlılığını ve çağdaş bir toplum oluşturma idealini temsil eder. Bu büyük dönüşümün merkezinde ise Mustafa Kemal Atatürk vardır.

Atatürk'ü yalnızca bir asker veya bir devlet kurucusu olarak değerlendirmek, onun tarihsel rolünü eksik anlamak olur. O, içinde bulunduğu dönemin şartlarını okuyabilen, savaş meydanlarında kazanılan bağımsızlığın ancak siyasi, hukuki, ekonomik ve kültürel bağımsızlıkla kalıcı hâle gelebileceğini gören bir liderdi.

Osmanlı Devleti'nin son dönemleri, savaşlar, toprak kayıpları, ekonomik sıkıntılar ve siyasi belirsizliklerle geçti. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu'nun işgal edilmesi, Türk milletini varlık-yokluk mücadelesiyle karşı karşıya bıraktı.

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıyla başlayan Millî Mücadele, yalnızca askeri bir mücadele değildi. Aynı zamanda milletin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma mücadelesiydi.

Erzurum ve Sivas kongreleriyle şekillenen millî irade anlayışı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla siyasi bir zemine kavuştu. Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasının ardından sıra, savaşın yıktığı ülkeyi yeniden kurmaya geldi.

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanı, bu dönüşümün en önemli aşamalarından biri oldu.

Cumhuriyet, egemenliğin bir hanedana değil millete ait olduğu anlayışını devletin temel ilkesi hâline getirdi.

Cumhuriyet'i yalnızca "devlet başkanının seçimle belirlenmesi" şeklinde tanımlamak yetersizdir.

Cumhuriyet aynı zamanda vatandaşlık bilincidir.

Hukuk karşısında eşitliktir.

Eğitim hakkıdır.

Devlet yönetiminde millet iradesinin esas alınmasıdır.

Kadınların ve erkeklerin toplum hayatında daha eşit biçimde yer almasının önünün açılmasıdır.

Bilimin, aklın ve eğitimin toplumun ilerlemesinde temel araçlar olarak görülmesidir.

Atatürk'ün gerçekleştirdiği dönüşümlerin önemli bir bölümü bu nedenle yalnızca kurumların değiştirilmesi değil, toplumun düşünme biçiminin dönüştürülmesi amacı taşıyordu.

Atatürk'ün Türkiye tasavvurunda bilimin özel bir yeri vardı. Çünkü bağımsızlığın yalnızca sınırları korumakla mümkün olmayacağını biliyordu.

Bir ülke kendi bilimini üretemiyor, kendi teknolojisini geliştiremiyor, eğitim sistemini çağın ihtiyaçlarına göre yenileyemiyorsa siyasi bağımsızlığı da zaman içinde zayıflayabilir.

Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk yıllarında eğitimden hukuka, ekonomiden sanayileşmeye kadar pek çok alanda köklü değişikliklere gidildi.

Buradaki temel mesele şuydu:

Türkiye, başkalarının ürettiği bilgiyle yetinen bir ülke mi olacak, yoksa kendi aklına ve insan gücüne dayanarak geleceğini kendisi mi kuracaktı?

Atatürk'ün cevabı açıktı: Gelecek, aklını ve bilimi rehber edinen milletlerin olacaktır.

Aradan geçen bir asır boyunca Türkiye önemli değişimler yaşadı. Nüfus arttı, şehirler büyüdü, sanayi gelişti, teknoloji hayatın her alanına girdi. Türkiye bugün Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki Türkiye değildir.

Fakat değişmeyen bazı temel meseleler vardır:

Hukukun üstünlüğü nasıl güçlendirilecektir?

Eğitim nasıl daha nitelikli hâle getirilecektir?

Bilim ve teknoloji üretiminde nasıl daha ileri gidilecektir?

Ekonomik bağımsızlık nasıl kalıcılaştırılacaktır?

Toplumsal farklılıklar nasıl ortak vatandaşlık anlayışı içerisinde bir arada tutulacaktır?

Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu sorulara verilecek cevaplar, Türkiye'nin geleceğini belirleyecektir.