Yüzünde yarım kalmış düşlerin gölgesi vardı. Gözlerinde, geleceğin ağır yükünü erkenden omuzlamış insanların o tanıdık bakışı...
Sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Gökyüzü de onun gibiydi sanki. Karanlık. Sessiz. Endişeli. Ağlamaklı...
O an anladım; insan bazen bir yüzü seyrederken bir çağı görür. Bir bakışta yılların yorgunluğunu okur. Bir suskunlukta binlerce çığlığı duyar.
Belki de o gün öğrendim öfkenin ne olduğunu.
Haksızlığın insanın içine nasıl kor gibi düştüğünü. Bir ömre nasıl yerleştiğini. Ve bazı ölümlerin, bazı yaşamların önünde nasıl onurlu durduğunu...
Düşündüm sonra.
Bizim yarım bırakılmış hayatlarımızın, eksiltilmiş düşlerimizin, yaralanmış gençliğimizin karşısında nasıl da dimdik duruyordu bazı anılar.
Bekir yalnızdı.
Bu cümle, ilk bakışta fazla kısa görünebilir. Bir insanın hayatını anlatmaya yetmeyecek kadar kısa...
Oysa bazı cümleler kısadır ama taşıdığı yük ağırdır.
Onun hayatını anlatmaya başladığınızda, bu cümlenin arkasından uzun uzun konuşmanız gerekir. Çünkü yalnızlık, insanın hayatına bir günde girmez. Bir kapı gibi açılıp kapanmaz. Sessizce gelir. Önce bir insan eksilir hayatınızdan, sonra bir başkası. Bir gün fark edersiniz ki konuşacaklarınız azalmış, ziyaretler seyrekleşmiş, telefonlar susmuş, akşamlar uzamıştır.
Sonra insan kendi sessizliğinin içinde yaşamaya başlar.
O, hayatın gerçek bir insanıydı.
Canı acıdığında gerçekten acıyordu.
Yorulduğunda gerçekten yoruluyordu.
Yalnız kaldığında, odanın sessizliği gerçekten onun üzerine kapanıyordu.
Belki de bu yüzden, onun hikâyesini anlatırken büyük sözler etmek istemiyorum.
Çünkü bazı hayatların yanında büyük sözler küçük kalır.
Bekir de öylece yalnızdı.
Oysa hayatın insana öğrettiği ilk gerçeklerden biri şudur:
Hiçbirimiz sonsuza kadar güçlü değiliz.
Bugün bir başkasının elinden tutarsınız.
Yarın belki bir başkasının eline ihtiyaç duyarsınız.
Bu yüzden yardım etmek üstünlük değildir.
Yardım almak da eksiklik değildir.
Asıl mesele, insanın düştüğü yerde onu kaldıracak bir elin bulunmasıdır.
Bekir'in ihtiyacı olan şey belki yalnızca fiziksel bir yardım değildi.
Belki insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi istiyordu:
Bekir'in yalnızlığını düşündükçe, yalnızlığın ne olduğunu yeniden düşünüyorum.
Yalnızlık, sadece evde tek başına oturmak değildir.
İnsan kalabalıkların ortasında da yalnız olabilir.
Bir insanın onlarca tanıdığı olabilir ama bir tane bile “Nasılsın?” diye gerçekten soranı olmayabilir.
Telefon rehberinde yüzlerce isim olabilir.
Ama gece olduğunda arayacak tek bir kişi bulamayabilir.
İşte o zaman insan, kalabalığın ne kadar büyük olursa olsun yalnızlığın ne kadar derin olabileceğini anlar.
Bekir yalnızdı.
Belki en çok da kendisine ihtiyaç duyulduğu kadar kendisine ihtiyaç duyulmadığını hissettiği için yalnızdı.
Çünkü insanın hayatında bir işe yaramak da bir ihtiyaçtır.
Birinin size ihtiyacı olduğunu bilmek, insana yaşadığını hissettirir.
Bekir ise uzun bir hayatın sonunda kendi hayatının sessizliğine çekilmişti.
İnsan yaşlandıkça hayatın sesi azalıyor.
Eskiden kalabalık olan evler sessizleşiyor.
Çocuklar büyüyor.
Herkes kendi hayatına dağılıyor.
Dostlar azalıyor.
İnsanların kendi dertleri çoğalıyor.
Ve bir gün, eskiden dolup taşan zamanların yerinde uzun sessizlikler kalıyor.
Kimse bunu planlamıyor.
Kimse “Ben ileride yalnız kalacağım.” diyerek yola çıkmıyor.
Yalnızlık çoğu zaman bir tercih değil, hayatın insanın önüne bıraktığı sonuçtur.
Bekir'in kapısını çalanlar azalmıştı.
Sofrasında oturanlar azalmıştı.
Hayatındaki sesler azalmıştı.
Ama onun hatıraları hâlâ kalabalıktı.
İnsan yalnız kaldığında geçmişi çoğalıyor.
Geçmişteki insanlar yeniden geliyor.
Eski konuşmalar...
Eski günler...
Eski yüzler...
Ve insan bazen geçmişteki kalabalıkla bugünkü sessizliği yan yana koyup uzun uzun düşünüyor.
Bekir'in hikâyesi belki de tam burada bitmiyor.
Asıl burada başlıyor.
Ve dünyada yalnızlığını kimsenin fark etmediği daha nice Bekir var..?