İnsan geldiği dünyada pek çok şeyle karşılaşır. Mevlana olmasa da çok insan görür üstünde elbise yok, çok elbise görür içinde insan yok. Fark eder ki aslında tam anlamıyla anlaşılmaz. İyi niyetleri ve umutları hayal kırıklığına çıkar. Kayıplar, başarılar, başarısızlıklar, haksızlıklar, acılar, mutluluklar, mücadele gerektiren durumlar yaşar.
Olaylarla, insanlarla, mekânlarla karşılaşır. Karşılaştığı bu insanlar, olaylar ya da mekânlarsa aslında ona kendisini ve gerçekte olanı göstermek için vardır. Daha doğrusu insanı gerçekliğin bilincine ulaştırmak için çalışır. Bu noktada ise önemli olan şey ise duru ve saf bir farkındalığın içinden gözlem, empati ve sezgi gibi araçlarla tarafsız bir şekilde verilen mesaja odaklanmaktır. Zira çoğu zaman algılanan ile gerçekte olan farklılık arz eder. Algılanan gerçeklikle gerçekte olan gerçeklik arasında ters perspektif vardır. Bu ise insanın fark ettiği andan itibaren kendini gerçekleştirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın konumuzla ilgili şöyle bir alıntısı karşımıza çıkar:
“Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Hatta dünyaya bakışım, eşyayı görüşüm, insanları anlayışım değişti. Vakıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu.”
Bilim dünyası “çift yarık deneyi” ile elektronlarda da bilinç olduğunu, gözlem yapılıp yapılmadığına göre tepkinin farklılık gösterdiğini ortaya koydu.
Milyonlarca insan anlaşılmadan bu dünyadan göçüp gitti. Söz konusu insanın yüzü, tarzı, çayı nasıl içtiği, en çok hangi yemeği sevdiği gibi çoğaltabileceğimiz pek çok özellikler tanımak anlamında yeterli görüldü. Oysa tüm bu dış gözlemler tanımak mıdır insanı? Hayat her insana aynı çevre ve aynı şartlarla mı yaklaşır? Günlerin sürprizleri olmaz mı?
Çok boyutlu hayatın aslında ters bir açısı, iletmek istediği bir mesajı vardır.
Çevremizdeki insanlar sıradan olduğu düşünülenler ve sıradan olduğu düşünülmeyenler olarak ikiye ayrılır. Oysa en çok sevilen romanların başında Kürk Mantolu Madonna gelir. Çünkü Raif Efendi sıradan insanın hikâyesidir. İnsanı sıradanlaştıran ise bilinci geleneksel alışkanlık gereği sıradan olduğu zannedilen insana tutmamaktır.
Belki de öfkeli ve alaycı insanların korkuları vardır. Irkını ve cinsiyetini karşısındakini yok sayma derecesinde at gözlüğü ile yüceltenler belki çocukluklarında katı kurallarla sevilirken yeteri kadar övülmemişlerdir. Belki Kibirli olanların kendilerinin gözünde pul kadar değeri yoktur. Yardım etmesini istediğinde kullanıldığını zannedenler ‘ben çıkarcıyım’ mesajı veriyordur. Karşısındaki insanın bozguna uğramasından zevk alırken aslında kendini yok sayan hasetler en mutsuzlardır. İnsan belki en çok ölümden korktuğu için bu kadar saçmalıyordur. En büyük ahlaksızlıklar özgürlük dikkate alınmadığında ortaya çıkıyordur.
Ters perspektif açısından bakıldığında asıl gerçekler aslında başkadır. Çoğu zaman göründüğü gibi değildir. Dünyada en çok aranan şey güvendir ama insanı en çok aldatan da güvenmektir. İnsanın derdi anlaşılmaktır. Hayal kırıklarının temelinde yanlış anlaşılma duygusu yatmaktadır. Fakat tüm insanların en zayıf olduğu nokta da maalesef anlamaktır. O sebeple hem kendi hayatımız, hem başkaları açısından kendi içinde bir bütün oluşturan zıtlık çok önemlidir.
Hiç kimse sıradan değildir. Kendisini meydana getiren şartlardan geçendir. Görünenin ötesindedir. Çevremizdeki pek az kişi gerçek anlamda büyümüştür. Çoğu insan aslında çocukluk döneminde ve bazı unutamadığı anlarda çakılı kalmıştır. Bu sebeple insanı anlamak, anlamaya çalışırken de hakkına girmemek gerekir. Yargılamak tanrısal bir özelliktir. İnsan, insani özellikleriyle ruhunun köprüsünden geçene denir.
Sevgilerimle.