Tarihsel olayları ve dönemleri kendi koşullarında değerlendirmek gerekir. Çünkü her dönemin kendine özgü ilişkiler ağı, yapısı, toplumsal dinamikleri, çevresel etkileri vb. birçok farklı özellikleri vardır. Modern tarih kavramını bu nedenle çok gerçekçi bulmuyorum. Önemli olan özgün ve özgür dilin kullanılmasıdır. Dönemsel olarak baktığımızda modern çağda ilkel, şoveniz, ırkçı bir anlayışa karşılık daha ilkel olarak sıfatlandırılan bir dönemde daha akılcı, kapsayıcı, özgür, vicdani bir anlayış ve anlatım sergilenip sunulabilir. Bu tamamen sahip olduğunuz felsefi bakışınızla ilgilidir. Ayrıca özgün ve özgür olma anlayışından ne anladığınıza bağlıdır. Ön yargılardan uzak, bilimsel yöntemin kuşkularını içinde barındıran neden sonuç ilişkisi içerisinde yol haritanızı belirlediğinizde çağdaş bir yolun başında olduğunuzu görebilirsiniz.
Farklı zaman ve mekân kavramı tarihsel olayları anlamak, kavramak ve çözmek için anahtar işlevi görür. Aksi durum havanda su dövmek, kendi gerçekliğinden kopmak, olaylar arası bağlantıları yok saymaktır. Diğer önemli bir sorunda tarihsel olayları diğer sosyal bilim disiplinlerinden yararlanmadan açıklamanın yetersizliğidir. İnsanı doğrudan etkileyen ve sonuçları itibarıyla yaşamının geleceğini belirleyen ve açıklayan sosyal bilimlerin diğer disiplinlerinden --- coğrafya, sosyoloji, arkeoloji, antropoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, psikoloji --- bağımsız açıklamanın güçlüğünün ötesinde anlamsızlığıdır. Kişilerin yetenek, uzak görüşlülüğü, ruhsal okşayışı, örgütlülüğü vb. özellikleriyle sınırlayıp toplumsal dinamiklerden, çevresel etkilerden bağımsız açıklamaya çalışmak bilimin var oluş gerekçesine aykırıdır.
Uygarlık bir düşünce ürünü, gelişimi ve değişimidir. Statükocu olmaktan çok, etkileyici bir yenileşmedir. Geçmişe uzanan yolculukta onu taklit ederek değişim ve dönüşüme katkıda bulunulamaz. Geçmişe eleştirel bir bakış ve geleceğe yenilenmiş koşulları içerisine uyarlayarak uygarlığa katkıda bulunabiliriz. Bir ülkeyi, bir toprağı ele geçirmek uygar olduğunuz veya uygarlığı oraya götüreceğiniz anlamına gelmez. Yerli yerleşiğin kendine özgü yaşam anlayışı, biçimi varken yeni yerleşiklere karşı direnç gösterir. Göstermesi de varlığını, geleceğini korumak için doğaldır. Uygarlığı getirdiğini düşünenlerin bakış anlayışları, değişim, dönüşüm istekleri ve gelecek tahayyülleri süreyi belirler veya yerleşiklerin kültürlerini benimseyerek erimeye veya eritmeye başlarlar. Her iki durum “fatihler” ile yerleşiklerin direnç ve güçleriyle ilişkilidir.
Yağmaya ve talana dayalı her göç dalgası yeni bir kültürü yaratmaktan o kadar uzak ki! Varlığını ve kalıcılığını şiddet ve baskı üzerine inşa ettiğinden eskinin “yerlileri” tarafından kabul görmeleri asırlara sarkan bir güvensizlikten dolayı sürekli sorunludur. Baskı araçlarının zayıflamasıyla talancının, yağmacının hayatını sürdürmesi olanaksızlaşır. Yağmacıların, talancıların dönemlerine ait sonsuz güçlerine ve etkilerine rağmen sonraki asırlara sarkmamasının ve yok oluşlarının nedeni de ruhlarda oluşturdukları kin, öfke, öç alma duygularının sonraki kuşaklarda biriktirdikleridir.
İnsanlığı geçmişten veya mevcut yaşam anlayışından daha ileri taşıyan her düşünce ve uygulama uygar bir geleceği hedefler. Geçmişten dersler çıkararak, ret etmeden, kendi oluşum koşulları içerisinde değerlendirirsek objektif olabiliriz.
Tarih ve uygarlık sadece bir topluluğun eseri olmayıp mülkiyetinde de değildir. Tarih yazıcılığına yönelirken objektif olup, nesnel gerçeklerden yola çıkarsak akli sonuçlar ulaşırız. Soy, topluluk üstünlüğünü önceleyen ve eleştiriden muaf tutmak aldatıcı olup gerçeklikten kopmaktır. İnsanlık sürekli bir hareket, göç halini yaşarken masumiyet hiçbir topluluğa ait değildir. Ayrıca insanlığın ruh hallerini de dikkate almakta yarar vardır. Bir dönem soykırıma uğrayan, katliamlardan kurtulanların güç sahibi olduklarında acımasız bir canavara dönüşüp daha güçsüz topluluklar üzerinde benzer kötülükler yaptığını sayısız örneğini tarih sunar.
Teknolojik üstünlük uygar olduğunuz ve uygarlığı taşıdığınız anlamına gelmez. “Miadı dolan ve artık ortadan kalkması gereken şey, insanlığın kabile tarihidir; ulusal devletler, etnik ya da dinsel topluluklar, ayrıca “uygarlıklar” arasındaki çatışmaların tarihidir.”
Amacım; insanın uygarlaşması yolunda aldığı mesafeleri yazmak değildir. Ancak kat edilen yolun meşakkatli, sorunlu olduğunu ve sorumsuzlukların binlerce kan ve gözyaşını miras olarak bırakmasının acılı tarihine kapı aralamaktır.
Görüntünün değil özün ---insanın ana eksende--- olduğu bir tarih anlayışı ve yazımı bizi gerçeğe ulaştırır. Resmi tarih yazıcılığı hep sorunlu olmuştur ve sorunludur. Gerçekten ve yaşanmışlıktan o kadar uzak ki! Methiyeler, övgüler dizilimi olarak ta görülebilir. Ayrıca kahramanlık öyküleri üzerine inşa edildiğinden gerçekler görünmez hale getirilir. Ayrıca döneminin muktedirini yüceltmeye, ulaşılmaz kılmaya yöneldiğinden toplumun acıları, sıkıntıları, çelişkileri, ruh halleri yoktur ve çoğu süslü sözcüklerle yalanı meşrulaştırmaya, olağanlaştırmaya yöneliktir. Ahlaki, vicdani kaygıları taşımaz. İnsansız ölüm mangalarının katliamlarını kahramanlık destanları olarak sunmaktan çekinmediğinden etikten de uzaktır.
Doğu insanının bir tarih bilinci yoktur. O tarihi kendisiyle başlatır, kendisiyle bitirir. Doğu insanında tarih bir masal söylencesinden ibarettir. Destanların, efsanelerin bu kadar etkili ve yaygın olmasında tarihi bilincinin sınırlı oluşundan kaynaklıdır. Methiyeler ve destanlar tarihinin bizi gerçeğe ulaştırması düşünülemez. Bundandır uygarlık düşüncesine, dönüşümüne, değişimine katkısı sınırlıdır. Doğu insanının bu karakteristik özelliğinden dolayı batıyı etkileyen inançların ve tanrıların merkezi oluşudur. Övgü ve yergi tarih anlayışının temelini oluşturur. Yüceltme veya en acımasız ağır bir dille kötüleme. Nesnellik yok.