Sosyalizm…

Kimine göre eşitliktir.

Kimine göre özgürlüklerin mezarı.

Kimine göre emekçinin sesi,

Kimine göre ise devletin insan hayatına fazla müdahalesi…

Ama bana göre sosyalizm, kitaplarda anlatıldığı kadar kusursuz bir ütopya değildir. Çünkü insanın olduğu yerde kusur vardır. Ve hiçbir sistem, insanın açgözlülüğünü tamamen yok edecek kadar güçlü değildir.

Yıllardır dünyaya baktığımızda görüyoruz: Bir tarafta sermayenin altında ezilen insanlar, diğer tarafta “eşitlik” sloganıyla yola çıkıp kendi elit sınıfını oluşturan yönetimler…

Yıllar önce özgürlük için savaşan sosyalistler, aynı zamanda işçinin, köylünün, çalışan tüm emekçinin hakkını almak için zengin burjuva kesimin elinden almak işçi haklarını savunmak için yolla çıkanların yoluydu. Oysa 20. Yılların son dönemi ile 21. Yüzyılın başından itibaren diskoteklerde barda konuşmak için malzeme çıkaran entel dantellerin oyuncağı haline geldi.

Asıl soru şudur:

İnsan gerçekten eşit olmak mı ister, yoksa güçlü olanın yanında durmayı mı?

Sosyalizm, teoride emekçiyi koruyan bir sistem gibi görünür. Ve hala da bu şekilde gösterilme çabası vardır orta sınıf ve alt sınıf toplumlar da yaşayan halklar arasında. Kapitalist düzen ürettiği kadar tüketime de izin vermektedir. Çünkü onların başka türlü ayakta durması mümkün değildir. Ama, faşist sistem onu yaparken her daim ileriye yönelik yatırımlar yapmaya çalışır. Oysaki, sosyalizme gönül verenler daima ideolojik düşüncenin dışına çıkmayı halklarına ihanet sayarlar. Onlara göre savaşmak ve hakları korumak önemlidir. Oysaki, bir toplumun ilerlemesi için yatırımların yapılması, çalışan ile üretim sahibi patron arasındaki farkın olması gerektiğidir. Önemli olan adaleti adil olmayı sağlamak. Öyle olmasa çalışan emeğinin karşılığını alamaz. Üreten de malını satış piyasasına pazarlamakta güçlük yaşar. Bugün Demirperde ülkeler bariz olarak gözlerimizin önündeler. Her ne kadar sosyalizmi öncü olarak göstermiş olsalar da adı altında dikta rejime sahip bu ülkelerin demokrasiye geçiş döneminde zengin fakir arasındaki farkın ortaya çıkmasıyla uzun süre yaşanan ekonomik durumları ortadaydı.

Fakat bugün pratiğe bakıldığında çoğu zaman bireyin ruhunu devletin gölgesine teslim eden bir düzene dönüşmüştür. Çünkü sistemler ne kadar iyi olursa olsun, önemli olan yöneten insanların vicdanı bozulduğunda ideolojiler de çürümeye başlar. Venezüella, Küba gibi ülkelerin hali ortada.

Bugün dünyada hâlâ açlık varsa, hâlâ işçiler sömürülüyorsa, hâlâ insanlar geçim derdi yüzünden hayallerini gömüyorsa; sorun yalnızca kapitalizm değildir. Sorun, insanın güç karşısında karakterini kaybetmesidir.

Bana göre sosyalizm;

Eğer insanı yalnızca “üreten bir makine” olarak görüyorsa eksiktir. Eğer bireyin düşüncesini bastırıyorsa tehlikelidir. Ama emeğin hakkını savunuyorsa, yoksulun yanında duruyorsa, adaleti amaçlıyorsa; o zaman insanlığın vicdanına dokunan tarafı vardır. Çünkü hiçbir ideoloji, insandan daha değerli değildir.

Ve hiçbir düzen, özgürlüğü yok ederek adalet getiremez.

Dünyanın en çok tartışılan kavramlarından biridir sosyalizm…

Kimi onu insanlığın kurtuluş reçetesi olarak görür-ki doğrusu da budur bana göre. Kimi ise bireysel özgürlüklerin sessizce yok edildiği bir sistem olarak tanımlar. Bu da çok yanlış olsa da beyinler de hep bir şüpheye yer vermiştir. Yıllardır meydanlarda, üniversitelerde, işçi grevlerinde, devrimlerde ve darbelerde adı geçen bu ideoloji; aslında yalnızca ekonomik bir model değil, aynı zamanda insanın adalet arayışının da bir yansımasıdır. Fakat bana göre sosyalizm hakkında konuşmadan önce şu soruyu sormamız gerekiyor:

İnsan gerçekten eşitlik mi ister, yoksa güçlü olduğu bir düzen mi?

Çünkü tarih bize şunu gösterdi:

İnsanlık, çoğu zaman adalet istediğini söylerken bile güce tapmaktan vazgeçemedi. Bu aslında kitabımın ana temasını da ortaya koyuyor. Heybesi Dolu Olanların Hiç Olma Korkusunda bu konulara değinmiştim. Sosyalizm ortaya çıktığında dünyada ağır bir sömürü düzeni vardı. Fabrikalarda çocuk işçiler çalıştırılıyor, insanlar bir lokma ekmek için insanlık dışı şartlarda yaşamaya zorlanıyordu. Kapitalizmin vahşi yüzü, emekçiyi yalnızca üretim aracı olarak görüyordu. İşte sosyalizm tam da burada doğdu; ezilenin sesi olmak, emekçinin hakkını savunmak ve “insanı” paranın üstüne koymak iddiasıyla…

Teoride kulağa oldukça insani geliyor değil mi? Ancak sorun tam da burada başlıyor. Çünkü teoriler kâğıt üzerinde kusursuz olabilir; fakat o teorileri uygulayan insanlar kusursuz değildir. Dünyanın birçok yerinde sosyalizm adına kurulan düzenler zamanla farklı bir yapıya dönüştü. “Halk için” denilerek başlayan birçok sistemde halk susturuldu. “Eşitlik” sloganıyla yürüyen yönetimlerin bazıları kendi elit sınıfını oluşturdu. Tarafı olduğu insanları ve grupların haklarını sadece savunur oldular. Devlet büyüdükçe birey küçüldü. İnsanların düşünceleri bile kontrol altına alınmak istendi. Ve bana göre bir sistem, insanın özgürlüğünü elinden almaya başladığı anda artık adalet dağıtmaktan çıkar; korku üretmeye başlar. “Çünkü aç bir insan yalnızca ekmek ister. Ama özgürlüğünü kaybetmiş bir insan zamanla kendisini de kaybeder.” Bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde insanlar sosyalizmi savunuyor. Çünkü hâlâ gelir adaletsizliği var. Hâlâ milyarlarca doları olan şirketler büyürken sokakta çöpten yemek toplayan insanlar var. Hâlâ emekçinin alın teri, patronların lüks masalarında rakama dönüşüyor. Bu nedenle sosyalizmin ortaya çıkış nedenini anlamamak mümkün değildir. Fakat bana göre sorun yalnızca sistemlerde değil; insanın kendi içindedir. Kapitalizm parayı kutsallaştırdı. Bazı sosyalist yönetimler ise kurallara bağlı sistemden yana devleti kutsallaştırdı. Oysa kutsallaştırılan her güç, bir süre sonra insanı ezmeye başlar. İnsanlık yıllardır ideolojiler arasında sıkışıp kaldı. Sağ-sol çatışmaları, devrimler, darbeler, sokak olayları, iç savaşlar… Hepsinin merkezinde aynı mesele vardı: “Güç.” Çünkü insanlar çoğu zaman fikirler için değil, o fikirlerin sağladığı iktidar için savaştı. Bana göre gerçek mesele şudur:

Bir sistem insanı ne kadar koruyor? İnsanın düşüncesine ne kadar saygı duyuyor? Ve en önemlisi; insanın emeğini gerçekten değerli görüyor mu? Eğer bir düzen insanı yalnızca “üreten bir makine” olarak görüyorsa eksiktir. Eğer bireyin sesini bastırıyorsa tehlikelidir. Eğer insanları korkuyla yönetiyorsa adalet değildir.

Ama emeğin hakkını savunuyorsa…

Yoksulun yanında duruyorsa…

İnsanı açlığa ve çaresizliğe teslim etmiyorsa…

İşte o zaman vicdana dokunan bir tarafı vardır. Bugün dünyaya baktığımda şunu görüyorum: Sorun yalnızca sosyalizm ya da kapitalizm değil. Sorun, insanın güç karşısında sağlıklı bir duruş sergilemesi.

Çünkü kötü insanın elinde en güzel fikir bile zulme dönüşebilir. Ve bana göre hiçbir ideoloji, insan hayatından daha değerli değildir.

Bir insan düşüncesini özgürce söyleyemiyorsa…

Bir genç geleceğe umutla bakamıyorsa…

Bir işçi emeğinin karşılığını alamıyorsa…

Bir anne çocuğunun yarınından korkuyorsa…

Orada hangi sistemin olduğunun artık çok da önemi kalmaz. Çünkü adalet yalnızca kitaplarda yazan kurallarla değil, vicdanla ayakta kalır. Belki de insanlık artık şunu anlamalıdır: Hiçbir ideoloji tek başına dünyayı kurtaramaz. Çünkü dünyayı asıl değiştirecek olan şey; insanın ahlakı, vicdanı ve merhametidir.

Ve unutulmamalıdır ki… Özgürlüğün olmadığı yerde eşitlik yalnızca bir slogandır.