Hayatın; çileleri, yoksulluğu ve yalnızlığı üzerine çöreklenmişse orası nasıl, neden sevilir ki! Bir yeri sevmek için hafiflemiş, ferahlamış, korkulardan uzak bir yaşam gerekir. Kendini oraya ait hissetmek, bu duygunun hamasi nutuklardaki sevgilerle ilgisi yoktur. Oranın bir parçası, orada orayla sevinmek, orada orayla üzülmek , üzerine oranın kokusu sinmelidir. O kentin mutluluğunu iliklerinde hissetmeli, o kentin üzerine çöken karabasanlardan derin hüzünlere sürüklenmeli, içten gelen bir üzüntü ile eli kolu bağlanmalı…
Kentler; kozmopolit bir yapıya ve yaşama evirildikçe kendine has kültürel özelliklerini yitirmeye başladı. Bundan dolayı da her kentin yeni bir dokuya, kültürel dinginliğe, kendine has duruşa ihtiyaç vardır.
Her kent bir veya bir kaç özelliğiyle ön plana çıkar ve o kentin simgesi olur, yansıtır. Kırşehir yakın zamana kadar Ahiliğin kenti olarak görünürdü veya görünür kılınırdı. Şimdilerde ise bu özelliğine Bozkırın Tezenesinin, türkülerin kenti olarak da ön plana çıkmaya başladı. Dayanışma ve paylaşma bu iki özelliğin ana unsurlarıdır. Şunu açık yüreklilikle sormakta ve yanıtını da dürüstçe aramakta sakınca görmüyorum. Bu iki özellik kent insanının felsefesine, yaşam biçimine dönüştü mü? Sorunun düğümü burada! Maalesef kentin; doğasına, mayasına, varlığına, yaşam biçimine uygun bir yapıya dönüştüğünü söylemekten o kadar uzağız ki!
Öncelikle kentin içindeki karmaşadan, kargaşadan kurtulup sükunete ulaşması, ermesi gerekir. Sürekli bir çatışma, kaygı, korku hali insanın psikolojisinde sarsıntılara yol açar. Benlik, bencillik duygusunu kamçılar ve etkin kılmaya başlar. Kent insanının doğal yaşam biçimi kendisini dayatır. Bir önceki kültürün biçimi ve yansıması olan dayanışmadan ve paylaşımdan eser kalmaz.
Kentli olmakla kentte yaşamak birbirinden farklıdır. “Modern” kent kapitalizm sonrasının bir yaşam alanıdır. Sistemin eşitsiz gelişim yasası ve başka nedenlerle kırdan kente hızlı bir nüfus akışı oldu. Siz buna zorunlu göç deyin, gönüllü taşınma deyin, koşulların dayatması deyin önemi yok. Herkesin kendince “haklı”, “meşru” nedenleri, gerekçeleri olabilir. Bunlarla ilgilenmiyorum. Kent kültürü birazda düşünsel –zihniyet—değişimle ilgilidir. Kocaman köy—kentlerimiz var. Ancak kentlerimizin kendilerine özgü bir duruşları yok. Kent sükunetten uzak, karmaşanın kargaşanın kazanında fokur fokur kaynıyor.
Kentli olmanın en önemli özelliklerinden biri, ortak yaşam alanlarının kullanımına duyulan saygıdır. Yollar, kaldırımlar, parklar, bahçeler, etkinlik alanları, apartmanlar v.s… Ancak bu alanların veya zikretmediğim kentli olmanın gereken özelliklerinin hiç birinde ortak kullanım kültürü yok, oluşmuyor. Kaldırımlar işgal edilmiş, yollar park alanına dönmüş, park ve bahçeler çöplüğe dönüşmüş, apartmanlar kişisel mülkün tutkusu ve ihtirasıyla bencilce kullanılan mekanlar olarak görülmektedir. Kaldırımlar kaldırım, yollar yol, parklar ve bahçeler park ve bahçe, apartmanlar ev gibi kullanıldığında veya o anlayışa ulaşıldığında kentli olma yolunda mesafe alıyoruz demektir.
Kenti kent yapan en önemli özellikler; kültürel mekanlar ve bu yöndeki etkinliklerdir. Kentin bir müzesi,konağı, kitaplığı, sergi salonu, söyleşi mekanı, konser alanı, tiyatro salonu, edebiyat salonu yoksa ve insanları buluşturmuyorsa orası kent değil kocaman bir köydür.
Kentli olmak; zarafettir, nezakettir, inceliktir, saygıdır, anlayıştır, anlaşılmaktır, birlikte solumaktır, birlikte var olmaktır. Oranın sana ait, senin oraya ait olduğu duygusuna erişmektir.
Kentin varoşlarına gelen yabancılar hep yabancı kalıyorsa, oraya ait olma hissi taşımıyorsa, deyim yerindeyse diken üstünde geziniyorsa, orayı sadece yaşamını sürdürdüğü bir geçim alanı olarak görüyorsa, dış çeperlerden içerilere ürkekçe, utangaçça, sessizce sokulup kayboluyorsa, hiçbir etkinliğe katılıp etkilenmiyorsa o kente ait değildir. Evet bedeniyle orada ancak ruhuyla kim bilir hangi bilinmezliklerde…
Kent insanında anlamak ve anlaşılmak felsefi olarak yerleşmemişse birbirine yabancı kalabalıklardan başka bir şey değildir. Fanatizm bir insanın en gerici halidir. Bir kenti fanatizm ele geçirmişse birlikte yaşamın koşulları oluşmaz ve düşman yığınlar var demektir. Her an birbirlerine kötücül davranışlar sergilemek için kuytuluklarda gizlenmiş insan yığınları ise ölümcüldür. Böyle bir kentte, bir alanda yaşamak en ağır işkencedir.
Kentin; havası, suyu, toprağı, börtü böceği sana dokunuyorsa oraya aitsin. Kente karşı kendini sorumlu hissediyorsan, sorumluluklarını yerine getiriyorsan yaşam anlamlaşır.
Kent; beton yığınlarının üst üste geçtiği, nefes alınmayan bir hal almışsa hiçbir çekiciliği yoktur, yaşam boğucu , sıkıcı bir hal alıp yüke dönüşür.
Kentte yeşil alan yoksa, betona gömülmüş ve çirkin bir mimari ile birbirinin güneşini kesen, nefes almayı zorlaştıran, üst üste yığılmış binalar sıralanıyorsa ve sakinlerine rant kazandırma amacındaysa orası kent değildir.
21. y,y. Her şeyi ranta endeksledi. Talan ettiği, yakıp yıktığı, insansızlaştırdığı alanları rant için küçük bir azınlığın hizmetine sunuyor. İnsansızlaşan alan; duygusuz, sevimsiz kaba beton yığınlarından başka bir şey olamaz. İnsansızlaştırılan Gazze “modern” tatil kenti olacakmış. Doğrudur, küçük bir azınlığa hizmet eden modern kerhane olabilir. Ancak hiçbir surette insani bir kimliği olamaz. Geleceğe miras bırakacağım kent bu olmayıp duyguları duvarlarına, kokusu toprağına sinmiş klasik, sıradan bir kent olmalı. İçinde mutluluk türkülerinin söylendiği, şölenlerin eksik olmadığı bir kent ve insanlık ütopyamdır.