“ELVEDÂ RAMAZAN”

Sen ki Rabbimizden

Bize farz olan

Günâhı kurutup hazan edensin

Nice canlı gördüm hepisi yalan

Elvedâ edelim Şehr-i Ramazan”

(Dulkadirli Halk Şairi Alibey Dulkadir, 1951 yılı)

Hayatımız ırmaktaki suyun akışı gibi geriye dönülemez şekilde devam ettiği müddetçe “Daha dün gibi” dediğimiz nice hâdiseye şahitlik ederiz. Bu akışta çoklarını unuturuz yaşadıklarımızın ama belleğimize yer eden öyle anlar vardır ki yıllar geçse de gözümüzün önünde canlanır hâtıralar. İlk tuttuğumuz oruç, çocukluğumuzda bir tepeden dinlediğimiz ezan sesi…Televizyonda dinlediğimiz o tok sesli hocanın Türkçe seslendirdiği dua…

Daha dün gibi diyorum, cemre düşmemişti, ağaçlar hazırlık yapıyordu, Ramazan başladı, sonrasında ağaçlar tomurcuğa durdu, çiçekler ha açtı ha açacak. Günler geçti ve yağmurla birlikte toprak artık baharın kokusunu getirdi. Tabiat için yeni bir başlangıç… Şairin her sene dediği gibi elvedâ edelim biz, kavuşamayız belki başka bahara…

*

BİR HİKÂYE

Fars edebiyatının güçlü hiciv şairlerinden Ubeyd-i Zâkânî’nin hikâyesini dinleyelim:

“Leyleğin biri, Süleyman Peygamberin zamanında, yavrularına yiyecek getirmek için yola düşmüş. Bir tarlanın yanında, diktiği puta tapan birini görmüş, buraya girmem, demiş, dinden, diyânetten haberi olmayan bu adam bana zulmedebilir.

Dönmüş dolaşmış, bir tarlada, başında sarık, sırtında cübbe, ibâdete dalmış bir adam görmüş. Tamam, demiş, bu adam Allah adamı. Bunun tarlasında elbette bir iki solucan bulurum, bu adam beni hoş görür.

Tarlaya girmiş. İbâdet eden adam, leyleği görünce, önceden hazırladığı taşı atmış, zavallı leyleğin ayağına rastlamış taş, ayacığı kırılmış.

Koşup Süleyman Peygamber’e şikâyet etmiş. Süleyman Peygamber, adamı çağırtmış, leylek olayı anlatmış. Adam, tarlamı çiğniyordu, demiş. Uzatmayalım, Süleyman Peygamber kısas emretmiş, adamın da ayağı kırılacakmış. Dönüp leyleğe, razı mısın, demiş. Leylek, razıyım, emrinize karşı duramam, ama demiş, emretseniz de başından sarığı, sırtından cübbeyi çıkartsanız, bir daha da bu giysileri giymemesini buyursanız, benim gibi birisi aldanmasa…”

**

“Bütün dünyayı verseler ve buna karşılık bir karıncanın ağzındaki dâneyi almamı isteseler, bu zulmü yapmam.” [Hz. Ali]

**

Eski sarayların birinin ana giriş kapısında şöyle veciz bir söz varmış:

“Yoluma düz giderim;

Hâkimle işim olmaz.

Yemeği az yerim;

Hekimle işim olmaz.”

*

Nasreddin Hoca, günün birinde cerre çıkmış* ve bir köye uğramış…Köylüler kendisini karşılamışlar, hoş beş etmişler… Fakat bu kadar kâfi mi? Hoca yemek ister, yatacak yer ister!... İş buna geldi mi, köylülerde ses sada yok…

Hoca sormuş:

--- Peki ben nerede yatacağım?

Kahveci: --- İşte, demiş, şu peykenin üzerine kıvrılır, uzanırsın.!..

---Yastık?

---Ceketini büker yastık yaparsın!..

--- Yorgan?...

--- Cübben ne güne duruyor…

--- Peki ben ne yiyip ne içerim?...

--- Haydi Hoca uzun etme! Senin heyben de dolu…

Hoca çaresiz rıza göstermiş. Ve sonra vaaza başlamış…

Bir gün vaaz, iki gün vaaz, üç gün vaaz… Fakat Hoca ile hiç meşgul olan yok… Bu adam ne yer, ne içer, hiç düşünen olmamış…

Nihayet Hoca, artık son vaazını verip oradan ayrılmaya karar vermiş. Ve bu defa da Hazreti İsa’nın yedi kat göğe uçmasından bahsederek demiş ki:

--- İşte efendime söyliyeyim, Hazreti İsa arşıâlâya çıkmış, orada Cenabı Hakk’ın misafiri olarak kalmış.

Köylünün biri hemen yerinden ayağa kalkmış:

--- Hoca doğru söyliyon söyliyon emme, Hazreti İsa Cenabı Hakk’ın misafiri oluncak yedi kat gökte ne yer ne içer?

Hoca dayanamamış:

--- Behey adam, demiş, şu fakir Hoca, bir haftadır burada! Ne yer ne içer diye düşünmüyorsun da, bundan 20 asır evvel, göğe çıkan Hazreti İsa ne yer, ne içer? Onu mu düşünüyorsun?

(CERRE ÇIKMA: Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.)

**

ŞU FÂNİ DÜNYA

Sultan Hamid devri müşirlerinden Şakir Paşa umûmi müfettiş olarak Anadolu’ya gönderilmişti. O sıralarda Kastamonu taraflarında köylüler birbirlerine girmişler, toprak kavgası ediyorlardı. Paşa, kalabalık bir maiyetle bu havaliye gelmişti.

Bir öğle üzeri idi. Herkes sıcaktan bunalmış, çadırına çekilmişti. Paşa da, âdeta boşalmış hissini veren köylüler arasından geçiyordu. Bir aralık kulağına, acayip bir ses geldi, baktı bir köylü. Garip garip hareketler yapıyor, tepiniyor bağırıp çağırıyordu. Paşa yanındakilere:

---Galiba sıcak adamcağızın başına vurmuş. Şunun yardımına koşalım!

Paşa maiyetiyle birlikte köylüye yaklaştı, sordu:

---Oğlum, merak ettik, hasta mısın? Derdin ne? Neden tepiniyor, bağırıyor, çağırıyorsun?

Köylü kıs kıs güldü:

---Yoh efendim, dedi. Hasta deelüm kenevir almıştım, şu fâni dünyada birkaç kuruş kazanayım diye. Üstünde tepinerek tohum ile sazını ayırdediyorum.

---Peki bu sıcakta bir de arkana koca bir fıçı bağlamışsın. O ne oluyor?

---Paşa efendimiz, o fıçı yayıktır, hazır tepinirken onu da yoğurtla doldurdum, şu fâni dünyada biraz yağ edelüm dedük!

---Aferin, ya! Bu başındaki tonguldak? (Kastamonu lisanında büyük pirinç çıngırak)

---Efendimiz, hazır tarlada çalışırken komşum Memiş dedi ki: “Veli, hazır tarladasın, bizim tarlaya kuşları kondurma, sana akşama bir paket tütün veririm.” Eh şu fâni dünyada tütünü de edinelüm dedük, ondan ötürü başıma taktım!

Peki, bir de şarkı mı nedir bağırıp çağırıyordun, o ne demek?

---Efendim, Osman dayı, okumak bilmez, bana dedü kü:

“Veli, bizim ölmüşlerin ruhuna bir Yasin oku, sana bir kuruş vereyim!” baktım, fenâ teklif değil. Şu fâni dünyada bir kuruş, bir kuruştur dedük, Yasin-i Şerif okuyordum!

--- Pekâlâ elindeki bu yumak ve yünler nedir?

---Paşa efendimiz, önümüz kış. Ellerim de boş durmasın dedim, şu fâni dünyada çorap için yün büküyordum!

---Çoluk çocuk var mı, ne yaparlar?

---Efendim şu fâni dünyada boş durulur mu? Onlar da benim gibi işler. Karılarım tarlalarda, oğullarım çobanlıkta, kızlarım dokuma başında, ha bire çalışıyorlar.

Paşa nihayetinde dayanamadı, bir kahkaha arasında bağırdı:

---Kerata! Ya dünya bâki olaydı, ne yapacaktın?

[Aydede Dergisi, 1948 yılı, Başmuharrir: Refik Halid Karay]