Vakti zamanıyla bir zengin kimse varmış. O zamandaki, kendisinin hususi terzisi, hususi kunduracısı evine gelir giydirirmiş. Adam da resim meraklısı. Meraklısı dersem adamakıllı ressam. Konağının duvarları kendi yaptığı tablolarla süslü. Bu zengin ressama bir gün kunduracısı gelmiş, ısmarladığı kunduraları giydirmek, yahut yeni kundura ölçüsü almak için. Kunduracı ustası işini bitirdikten sonra ev sahibi ile oturup kahve içiyorlarmış.
Sahibülhane birdenbire:
--- Gel sana son yaptığım tabloyu göstereyim. Büyük babamın general üniformasıyla bir resmi, demiş, almış, büyük merdivenden çıkarmış ve tam sahanlığın başladığı yerde adam boyu tabloyu göstermiş. Yağlı boya bir general resmi. Kunduracı resme bakmış:
--- Çok güzel, tıpkı canlı gibi. Aşkolsun beyefendi! Yalnız, affedersiniz, bir şey söyleyeceğim.
Zengin ressam duraklamış:
---Ne gibi?
--- Affedersiniz, bizim zanaatımızdır da, onun için söylüyorum.. Çizmenin ökçesi mahmuz takılmak için biraz çıkık olmalıydı. Bir de çizmenin koncunu çekecek kulağı, dışarda yapmışsınız. O içerde kalır, görünmez… deyince, adam hak vermiş.
--- Bravo! Ben onlara dikkat etmemiştim. Teşekkür ederim. Yarın düzeltirim.
Kunduracı devam etmiş:
--- Bir de elbisenin yakası biraz daha… demeye kalmamış, ressam:
--- Ustam, sen affedersin, çizmeden yukarı çıkma, olmaz mı? diye adamı susturmuş.
**
BU HERİF BENİ KANDIRDI
Caligula 37 yılında Roma İmparatoru olmuştu. Bidayette halkın teveccühünü kazanmış, iyi işler yapmıştı. Fakat bir müddet sonra akli muvazenesi bozulmuş, yapmadığı rezalet kalmamıştı. Selefinden kalan büyük serveti yiyip bitirmişti. Kendisine varidat membaaları aramış ve bulmuştu. Zenginleri idam ettiriyor, mallarını alıyordu. Kumarda fazla para kaybettiği zaman, bir zengin hayatından oluyordu. Bazan daha ileri gidiyor:
--- Ne olurdu bütün Roma halkının bir başı olsaydı, bir kılıç darbesi ile bu başı alsa idim, diyordu.
Bir gün idam ettirdiği zenginlerden birinden beklediği kadar servet çıkmadığını görünce müteessir olmuş:
--- Bu herif beni kandırdı, demiş; keşke öldürtmeseydim.

***
Saklı Kalan Şiirler köşemizde bu haftaki ilk şiirimiz Halit Fahri Ozansoy’a ait. Okuyacağınız şiir, usta şairin 1938 yılında yayınladığı “Sulara Dalan Gözler” kitabında yer almıştır.
BİR YAĞMURLU GÜNDE
Yağmur ince ince yağdı bütün gün
Yüzün kül renginde, bakışın ölgün..
Sanki bu yağmurdan doğmuş gibisin!

Damlalar yaratmış seni, damlalar
O kadar içinden ağlayışın var
Kanadı ıslanmış bir kuş gibisin!

Bu ıslak kanadı sen gere gere
Şimdi uçacaksın sisli göklere
Şimdi söneceksin diyorum, yazık!

Bulutsuz geçer mi yaşayışımız?
Yağmurlar başladı, geldi kışımız;
Yoksa gün sonunda yaslı olmazdık!
**
İkinci şiirimiz Antik Yunan şairi Simonides’e ait (M.Ö 556-468) Kaynak: Eski Uygarlıkların Şiirleri, Yazan Talât Sait Halman.
YOKSULUN MEZARI
Efendi, önünde durduğun mezar
Ulu bir Lydia Kralının filan değil,
Ben fukara adamım;
Mezarım kocaman olacak değil ya,
Bu bile büyüktür bana…