Kalabalığı gören de sanki İstiklâl Caddesinde sanır kendini, küçücük şehrin en işlek caddesi oldu Terme… Caddede yürürken birbirinden habersiz iki adam görüyorum; birisi yürüyerek yoluna devam ediyor, ötekine ise otobüs durağında rastlıyorum. Bir zamanlar onlar birlikte çalıştılar, şimdi ise birbirlerini tanıyacak durumları yok.

Caddenin başlangıcında yaşlı, kamburu belli olan, saçlarının boyasından dolayı şirinliğini kaybetmiş bir adam tek başına yürüyordu kalabalıkta, bazen duraksıyordu. Sanki bir yere yetişecekmiş gibi davranıyordu. Yetişeceği bir yer yoktu aslında. Eski günlerden, memuriyetten kalma siyah renkteki, eski püskü takım elbisesini giyiyordu. Ancak hâlâ yeni gibiydi üzerinde, renkli, cafcaflı kıravatı da vardı. Tıraşı düzgündü, eski günlerdeki gibi. Ancak şaşaalı günler geride kalmıştı. Yalnızca vakit öldürüyordu. Tek tük kimse tanıyordu, ancak çoğunluk bilmezdi onu. Bazen insanın hapis hayatı yaşaması için demir parmaklıklar arasında olması gerekmez. Kafasının içinde de hapistedir belki. Sokaklar onundur, ancak esirdir o kalabalıklar içinde. Belki de takım elbiseli adam mahkûmdur ilelebet vicdanında, bilinmez. Yaşanmış ve bitmiştir geride kalanlar… Şimdi amaçsız bir koşunun içindedir, kalabalıklar içinde kaybolmuştur…

Sonra caddede hızlıca yürüyerek otobüs durağında bekleyen adama yaklaşıyorum. Duraktaki bankta yüzünü eğmiş, sanki gizlemeye çalışır gibi… Tanır gibi oluyorum. Birkaç saniye dikkatlice bakınca göz göze geliyorum. Gözlerinden yaşlar süzülüyor; hayır, beni gördüğü için sevincinden değil, hasta oluşundan dolayı… Sordum kendisine “Nasılsın” diye; “iyiyim”, diyemedi. Tanışıklığımız aynı kurumda yıllarca çalışmamızdan ileri geliyordu. Altlı-üstlü katlarda çalıştık. Ancak pek ahbaplığımız olmadı, emekli olunca onunla, en fazla sokakta kafa salladık birbirimize. Şimdi durakta, “iyi değilim, her şey bitti”, dedikten sonra son cümlesi “yolun sonuna geldim”, oldu.

Benim de otobüsüm geldi, yolun başındaydım. Ayrıldım duraktan, o, gözlerindeki yaş ile kaldı. Ben otobüse binince onu süzmeye devam ediyordum. Caddenin kalabalığı artıyordu. Herkesin yetişeceği bir yer, kavuşacağı birisi vardı. Hayat akıyordu…

Mevsim ilkbahardı ancak o iki adam kışı yaşıyordu…

*

Saklı Kalan Şiirler Köşemizin ilk misafiri Süreyya Endik, yıl 1944

HATIRLAYIŞ

Gözümde bir rüyadan kalma parçalar gibi,

Canlanan çizgiler var, uzaklaşan yollardan;

Ve kafamın içinde, bir keman çalar gibi,

Bu yılları durmadan haykırıyor kahkahan.

Sanki renkten, ışıktan ve çiçekten bir katar

Önde sen ve ardınca yürüyen hâtıralar…

Yazık ki döndüğünü gördüğüm güne kadar

Sızlayacak bir yara içimde zaman zaman.

Eller seni bulurken başımdaki aklarda,

Ben, gölgeni, boş yere, aradım sokaklarda;

Daha iyi anladım ki senden uzaklarda:

İnsanları ne dağlar, ne yıllarmış ayıran.

**

İkinci şiirimiz milattan önce 6. Yüzyıla ait, Antik Yunan şairi Mimnermos’a ait. Kaynak: Eski Uygarlıkların Şiirleri, Talât Sait Halman.

DÜŞENİN DOSTU

İnsan ikbâlden düşmeyegörsün,

Hiç kimse onur vermez ona,

Hiç kimse sevgi göstermez,

Kendi çocukları bile elini öpmez.