​Sosyal medyada dolaşırken bir gencin "Erinmek kelimesini tek ben uydurmadım değil mi?" diyerek çevresindekilere dert yandığı o samimi videoya denk geldim. Bir yandan tebessüm ederken, bir yandan da içim cız etti. Yüzyıllardır Anadolu’nun kalbinde, Ahi Evran’ın, Neşet Ertaş’ın memleketinde dilden dile aktarılan bir kelime; modern şehir hayatının karmaşasında öyle bir yabancılaşmış ki, sahibi bile kendisinin uydurduğunu sanır hâle gelmiş.

​Hayır siz uydurmadınız; “erinmek” bu toprakların öz ve öz hafızasıdır. Bir işi yapmaya kıyamamak, üşenmek, ağırdan almak anlamında Kırşehir’de ve Anadolu’nun dört bir yanında sapasağlam yaşayan harika bir ifadedir.

​Aslında asıl mesele erinmekle de bitmiyor. Günümüzün hızlı ve tek tipleşen dili, dedelerimizin, ninelerimizin o sıcacık ve köklü sözcüklerini birer birer hayatımızdan söküp alıyor. Kırşehir’in o nev-i şahsına münhasır lügatına dönüp baktığımızda, aslında her bir kelimenin bir yaşam kültürünü, yaşanmış bir hikâyeyi özetlediğini görüyoruz. Şimdilerde havalı plaza diliyle ya da yabancı kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız birçok hissi, bizim insanımız tek bir samimi kelimeyle tereyağından kıl çeker gibi anlatıvermiş zamanında.

​Bugün kaçımız sokağa çıktığında selam verirken o meşhur "Nöörüyün?" sorusunun içindeki samimiyeti duyabiliyor? Ya da bir işin başında durup boş boş bekleyen birine "Dinelme orada" diyebiliyoruz? Sokağın, avlunun, tandır başı sohbetlerinin kokusu sinmiş bu kelimeler rafta kaldıkça sanki muhabbetimizin neşesi de samimiyeti de eksiliyor.

​Gelin, Kırşehir’imizin o hazine değerindeki yerel kelimelerinden hafızalarımızı tazeleyecek birkaçını daha birlikte hatırlayalım:

-​Erinmek: Bir işi yapmaya üşenmek, ağırdan almak.

-​Ellaham (Ellahım): Herhalde, galiba, sanırım.

-​Bıldır: Geçen yıl, bir yıl önceki zaman.

-​Essah: Doğru, gerçek.

-​Gostak: Kibirli, kendine fazla güvenen, edalı.

-​Dulda: Rüzgâr almayan, kuytu, korunaklı yer.

-​Cücük: Civciv ya da soğanın göbeği, küçücük olan şey.

-​Malamat: Rezil, ele güne karşı mahcup duruma düşmüş.

-​Pahıl: Cimri, hasis.

​Kelik: Eski, boğazlı çocuk ayakkabısı.

-​Zaar: Galiba, anlaşılan o ki.

​Sızgıt: Kavrulup saklanan lezzetli et, kavurma.

-​Pürçüklü: Havuç.

-​Tavatır: Çok iyi, pek güzel.

-​Yumuş: Buyruk, görülecek iş, rica edilen görev.

-​Çimmek: Yıkanmak, banyo yapmak veya suda yüzmek.

-​Görümce/Gelin baldıza der ya;

-Ellik: Eldiven.

-​Cıbıl: Çıplak, parasız kalmış kişi.

-​Keleşık: Beceriksiz, eli işe yatkın olmayan.

-​Göbel: Erkek çocuk, uyanık çocuk.

-​Bostan: Karpuz veya kavun tarlası.

-​Helke: Metal kova.

​Soku: Taş dibek.

-​Yarpuz: Yaban nanesi.

-​Göyünmek: Yanmak, için için pişmek veya üzülmek.

​Günün koşturmacası içinde Türkçe’yi birkaç yüz kelimelik dar bir kalıba sıkıştırırken; ne zaman "bıldır" desek bir yıllık anı zihnimizde canlanır, ne zaman bir yerin "dulda"sına sığınsak içimizi bir sıcaklık kaplar. Dedemizin "Göyündüm" derken ki iç çekişini başka hangi modern sözcük tam olarak karşılayabilir ki?

​Kendi kültürüne, kendi lügatına yabancılaşmak bir toplumun başına gelebilecek en sessiz kayıptır. Sözlerimize sahip çıkmak, hafızamıza ve kültürümüze sahip çıkmaktır. Bir dahaki sefere bir işe üşendiğinizde ya da "herhalde" demek istediğinizde çekinmeyin; bu toprakların öz diliyle konuşun. Erinmeyin, kendi kelimelerinize sahip çıkın.

Benim aklıma gelenler bunlar. ​Sizlerin de aklına gelen, Kırşehir’de büyüklerinizden duyduğunuz ama şimdilerde unuttuğumuz başka hangi kelimeler var? Sizin evde en çok hangisi kullanılır? Yorumlarda buluşup listemizi birlikte çoğaltalım, yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum!