Yazarın okuruna karşı duyabileceği en büyük sorumluluk nitelik kaygısı olmalıdır. Bunu sağlamak içinde boş zamanlarını yazma avuntusuyla değil, yaşamdan çalacağı zamanlardaki özverisi gereklidir. Yazarın önceliği edebi kaygıdan çok kitap pazarlama, satış beklentisine girilmişse ki ---girildiğini düşünüyorum -- etik ve estetik önemsenmekten çıkar.
Çalışma hayatı yaratıcılığı yok edip, sanatçıyı köreltir. Uzun soluklu ve boş vakitti umursamadan ve beklemeden her vakti üretkenliğe ve yaratıcılığa ayırması gereken edebiyatçı için zulümlerin en büyüğü yaşamak için sırtlandığı omuzlarındaki yükün ağırlığıdır. Günlük rutin işe gitmek zorunda oluşu kahır etmenin ötesinde ölümcül bir darbedir edebiyatçıya. Ünlü şair Kavafis’in deyimiyle “Sanat şöyle der sanki bana: Ben, geldiğinde kovulabilen, çağrıldığında da yeniden gelen bir hizmetçi değilim. Dünyanın en büyük hanımefendisiyim ben. Ve sen, zavallı güzel evin, güzel giysilerin ve zavallı iyi konumun için beni yadsıyan –sefil hain – o zaman bununla yetin (nasıl yaparsın bilmem) ve yalnızca beni karşılamaya hazır olduğun o çok ender zamanlarda geldiğimin farkındaysan, eşit dur ve bekle beni, o her gün bulunman gereken yerde.”
Edebiyata bir gençlik, ünlü olma hevesiyle başlayıp emek yerine ilhamı önceleyenlerin, kazancı hedefleyenlerin son durağı büyük bir hayal kırıklığı olacaktır. Ve gençliğin ünlü olma hayalleri hayal kırıklığı durağında son bulacaktır. Birçok kişinin tek atımlık mermiyle yetinmek zorunda kalmasının arka planında da “ünlü “olma heveslerinin kursaklarında kalması vardır. Aşındırma ve yitirmenin yolları bu heveslerle örülürken, geleceğe kalıcı bir şey bırakmamasını da bünyesinde büyütür. Gençlik hevesi gençlik aşkı gibi geçicidir; derin, yoğun ve kalıcı değildir. Heveslilerin çokluğundan bu edebiyat enflasyonunun da yakın zamanda tükenmesini beklemiyorum.
Edebiyatın değerini korumak için çağımızın hız ve tüketim toplumunda onun imkânsızlığından çok gereksizliğini dile getirmeye çalışanlara inat; daha kalıcı, emek yoğunluklu, insan hallerini de içtenlikle anlatan, derin felsefi sorgulamaları bünyesinde taşıyan, tuşların cazibesinden kopyala yapıştır özensizliğinden kurtarılmış edebi metinler, kazancı öncelemeyen, amaçlamayan emektar edebiyatçılarını bekliyor. Ancak bugünün yaşam ve yazım koşullarında köşesine çekilen yazar devrinin kapandığını belirtmekte sakınca görmüyorum.
Metinlerimi çığır açma veya meşhur olma derdiyle kaleme almıyorum. Böyle ulvi bir iddiam ve beklentim yok. Kendi bilgisizliğimi gidermek için yazdığımı belirtmekte sakınca görmüyorum. Yayınlattığı bir kitapçığı ile kendinden menkul, ulaşılmaz, dev adam veya dev kadın pozisyonlarıyla caka satan, dünyayı ben yarattım havalarına giren, edebiyattan bihaber, büyük edebiyatçı sendromuna yakalananların yarattığı kirliliğe cevap olsun diye yazmaya çalıştığımı özellikle belirtmek isterim.
Edebiyatın özgürlükçü ilkesinden hareketle eleştirel yaklaşıyorum. Eleştirinin yaratıcılığa ve üretkenliğe katkısını yadsımadan, iktidarın yasakçı zihniyetini ve uygulamalarını, edebiyatı itibarsızlaştırmasına karşı duruş sergilemenin önemini vurgulamak istiyorum. Her tür totaliter gücün ---iktidarın son durağıdır--- edebiyatı öldürdüğüne ve o güçten uzak durulması gerektiğine inanıyorum. Edebiyatçının iktidarla kuracağı iletişim veya bağ onun özgür yaratıcılığını kısıtlar. Edebiyatı öldüren her iktidar gelecek adına, insanlık adına büyük bir tehlikedir.
Edebiyatın daha geniş anlamda sanatın yaşamımızda çok yer almaması yeni bir sorun olmamakla birlikte, çağımızda dijital iletişim araçlarının yaygınlaşması ve yaşamları ele geçirmesinden sonra ciddi boyutlara ulaştı. İnsanlığın ilk yaratıcı ve üretken eserlerinden olan sanat hep yetimdi, hep öksüzdü. Ve giderek ihtiyaçlar listesinin dışında kalmaya başladı. İnsanların somut ihtiyaçları ve talepleri çeşitlenirken, soyut ihtiyaçları için emek harcamalarını, zaman ayırmalarını beklemek fazla iyimserlik olur. Öyle olmasına karşın ufukları açıcı, umutları besleyici, yaşam sevincini vermeye devam edecek, edeceğiz. Bütün olumsuzluklara inat edebiyat var olacak, olmalı…