Değerli okuyucularımız

Kendini büyük gören, makamı ve servetiyle insanlara tepeden bakan, geldiği yeri unutan ve elindeki gücü başkalarını ezmek için kullanan insanları bugün ne yazık ki çok görüyoruz. Dün sıradan insanların arasında yaşayan bazı kimseler, bugün bir koltuğa oturunca, servete kavuşunca veya çevresine güç sahibi insanları toplayınca kendilerini ulaşılmaz zannetmeye başlıyorlar.

Oysa insanın makamı büyüdükçe ahlakı da büyümelidir; serveti arttıkça vicdanı da artmalıdır. Makam insana insanları küçümseme hakkı vermez. Para, başkasını hor görme ruhsatı değildir. Güç ise zulmetme imtiyazı hiç değildir.

Kibir, insanın kendi değerini olduğundan büyük görmesi; başkalarını ise küçük ve değersiz kabul etmesidir. İslam'ın en ağır biçimde uyardığı ahlaki hastalıklardan biri de budur.

Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”

Bunun üzerine bir sahabe, güzel elbise ve güzel ayakkabı giymeyi sevmenin kibir olup olmadığını sorunca Resûlullah şöyle açıklamıştır:

“Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.”

(Müslim, Îmân, 147)

İşte meselenin özü budur. Kibir yalnızca gösterişli yaşamak değildir. Hakkı kabul etmemek, insanları küçük görmek, kendisini başkalarından üstün saymak ve sahip olduğu nimetleri kendi üstünlüğünün kanıtı zannetmektir.

Firavun'un hastalığı: Gücü kendisinin zannetmek

Kur'an, kibir ve iktidar sarhoşluğunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak Firavun'u anlatır. Firavun, kendisine verilen güç ve saltanat sebebiyle hakikati kabul etmedi; insanları ezdi, onları sınıflara ayırdı ve kendisini üstün gördü.

Kur'an onun tavrını şöyle aktarır:

“Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve halkını sınıflara ayırmıştı...”

(Kasas, 28/4)

Firavun'un sonu bize çok büyük bir ders verir: İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, Allah'ın kudreti karşısında acizdir.

Bugün saraylarda oturan, makam arabalarına binen, milyonları yöneten veya etrafında yüzlerce insan bulunan kişi de yarın toprağın altında tek başına kalabilir. Dün alkışlayanlar bugün adını bile anmayabilir. Dün kapısında bekleyenler, yarın cenazesinin arkasından yürüyebilir.

Çünkü makam mezara girmez. Servet kefene sığmaz. Şöhret kabre taşınmaz.

Zulüm, gücün değil acziyetin göstergesidir

Bir insanın elinde güç olduğu zaman gerçek karakteri daha fazla ortaya çıkar. Çünkü güç, insanın içindekini gizlemek yerine çoğu zaman açığa çıkarır.

Güçsüzken mütevazı olmak kolaydır. Asıl imtihan, insanın güçlü olduğu hâlde adaletli kalabilmesidir.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Zulümden sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklardır.”

(Müslim, Birr, 56)

Bu nedenle bir insanın makamını kullanarak başkasının hakkını yemesi, insanları aşağılaması, kendisine yakın olmayanları hor görmesi, güçsüzün hakkını çiğnemesi veya sırf elinde imkân var diye insanlara haksızlık etmesi basit bir davranış değildir.

Mazlumun ahı, zalimin hesabına yazılan bir borçtur.

Ve o borç, dünyada unutulsa bile Allah katında unutulmaz.

Bugün alkışlanan, yarın hesap verebilir

Bazı insanlar çevresindeki dalkavukların sözlerine aldanarak kendilerini gerçekten büyük zannetmeye başlarlar. Her söyledikleri onaylanır, her yaptıkları alkışlanır, karşılarında kimse itiraz etmeyince kendilerini dokunulmaz sanırlar.

Fakat unutulmamalıdır:

İnsanın etrafındaki kalabalık, onun Allah katındaki değerinin ölçüsü değildir.

Bugün yüzlerce kişi önünde eğilebilir; fakat yarın ölüm geldiğinde bütün o kalabalık geride kalır.

Kur'an şöyle buyurur:

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.”

(İsrâ, 17/37)

Ne kadar anlamlıdır!

İnsana haddini hatırlatan ölüm kadar güçlü bir gerçek yoktur. Bugün kendisini dev aynasında gören insan, yarın birkaç metre toprağın altına konulduğunda bütün büyüklük iddiasını geride bırakacaktır.

Makam bir imtihandır

Makam sahibi olmak kötü değildir. Zengin olmak da kötü değildir. Asıl tehlike, makamın insanı Allah'tan uzaklaştırması ve servetin insanın karakterini bozmasıdır.

Bir insan zengin olabilir ama merhametli olabilir.

Bir insan makam sahibi olabilir ama mütevazı olabilir.

Bir insan güçlü olabilir ama adaletten ayrılmayabilir.

Hatta gerçek büyüklük de burada ortaya çıkar.

Peygamber Efendimiz

“Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”

(Müslim, Birr, 34)

Demek ki insanın değeri arabasının markasıyla, evinin büyüklüğüyle, hesabındaki parayla, taşıdığı unvanla veya oturduğu koltukla ölçülmez.

Allah katında asıl ölçü kalp ve ameldir.

Kibir sahibine önce insanları küçümsetir, sonra kendisini unutturur

Kibirli insan zamanla çevresindeki insanların da kendisi gibi değersiz olduğunu düşünmeye başlar. Kendisine hizmet edenleri küçümser, fakiri hor görür, makamı düşük olanı önemsemez, kendisine muhtaç olanı ezmekten çekinmez.

Oysa bugün küçümsediği insanın duasına muhtaç kalmayacağını kim garanti edebilir?

Bugün kapısından geri çevirdiği insanın hakkının yarın kendi karşısına çıkmayacağını kim söyleyebilir?

Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

“Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”

(Buhârî, Zekât, 63; Müslim, Îmân, 29)

Bu hadis, özellikle gücü elinde bulunduranlar için çok ağır bir uyarıdır.

Mazlumun sessizliği, hakkından vazgeçtiği anlamına gelmez.

Bir insan susabilir, sabredebilir, hakkını aramayabilir. Fakat Allah'ın adaleti karşısında hiçbir hak kaybolmaz.

Bugün güç sende olabilir; fakat yarın ne olacağını bilmiyorsun

Ey makam sahibi insan!

Bugün kapında bekleyenler olabilir.

Bugün telefonlarına insanlar cevap vermek için yarışıyor olabilir.

Bugün söylediğin her söz alkışlanıyor olabilir.

Bugün paran sayesinde birçok kapı sana açılıyor olabilir.

Ama kendine şu soruyu sor:

Bütün bunlar Allah'ın huzurunda sana ne kazandıracak?

İnsanları ezerek mi büyüdün?

Yetimin, fakirin, garibanın ahını alarak mı zenginleştin?

Kendinden aşağı gördüklerini küçümseyerek mi makamını yükselttin?

İnsanların hakkını çiğneyerek elde ettiğin güç seni kurtaracak mı?

Hayır.

Çünkü ölüm geldiğinde makamın kapısında beklemez.

Servetin peşinden gelmez.

Adamların seni kabre kadar taşısa bile senin yerine hesap veremez.

Asıl büyüklük Allah'a karşı boyun eğebilmektir

İslam'ın öğrettiği büyüklük, insanlara tepeden bakmak değildir. Gerçek büyüklük; güç elindeyken affedebilmek, makam sahibi iken tevazu göstermek, zengin iken paylaşmak, haklı iken merhamet etmek ve kendisine haksızlık edildiğinde bile adaletten ayrılmamaktır.

Çünkü insan ne kadar yükselirse yükselsin, Allah'ın kulu olmaktan çıkamaz.

Koltuk geçicidir. Para geçicidir. Şöhret geçicidir. Gençlik geçicidir. Sağlık geçicidir. Hayat geçicidir.

Kalıcı olan ise insanın yaptığı ameller ve bıraktığı izdir.

Bu yüzden makam sahibi olanlar makamlarının sarhoşluğuna kapılmamalı, zengin olanlar servetlerinin büyüklüğüne aldanmamalı, güç sahibi olanlar güçlerini zulüm için kullanmamalıdır.

Çünkü Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir. Kur'an'ın ifadesiyle:

“Zalimlerin yaptıklarından Allah'ı sakın habersiz sanma. O, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.”

(İbrahim, 14/42)

Öyleyse bugün kendisini dev aynasında görenler, yarının hesabını düşünmelidir.

Bugün insanları küçümseyenler, yarın toprağın altında herkes gibi eşit olacaklarını unutmamalıdır.

Bugün zulmedenler, mazlumun ahını hafife almamalıdır.

Ve bugün makamıyla, parasıyla, çevresiyle övünenler şunu bilmelidir:

İnsanı büyüten koltuk değil, karakteridir.

İnsanı yücelten servet değil, infakıdır.

İnsanı değerli kılan makam değil, adaletidir.

İnsanı Allah katında yükselten ise kibir değil, takvasıdır.

Sonunda herkes toprağa dönecek.

Kiminin ardından hayırla dua edilecek, kiminin ardından ise insanların hafızasında bıraktığı zulümler konuşulacak.

Öyleyse ey makam sahibi! Kendini büyük görme.

Ey zengin! Servetine güvenme.

Ey güçlü! Mazlumun ahını alma.

Ey kibirlenen! Unutma: Seni bugün yükselten Allah, yarın senden o gücü almaya da kadirdir.

Çünkü dünya, kimsenin mülkü değildir; yalnızca geçici bir imtihan yeridir.

Vesselam