​Her gün bindiğim o belediye otobüsü, bugün beni daha önce hiç uğramadığım duygulara gark etti.

Aslında o, sadece bizi işe ya da okula götüren bir araç değil; tekerlekli bir "hayat provası." Kapılar her tıslayarak açıldığında yeni bir hikâye içeri süzülüyor, bir diğeri ise sessizce kaldırıma karışıp gidiyor. Kimse kimseyi tanımıyor ama hepimiz aynı sarsıntıyla, aynı yöne savruluyoruz.

​Hayat dediğimiz de tam olarak bu değil mi zaten? Bazen yan koltuğunuzdaki kişiyle en mahrem dertlerinizi paylaşacak kadar yakınlaşır, bazen bir santim ötenizdeki insanın dünyasından fersah fersah uzak kalırsınız.

​Otobüsün içindeki o bitmek bilmeyen "boş koltuk" savaşı ise başlı başına bir varoluş mücadelesidir. Eğer gözünüz açıksa, manevra kabiliyetiniz yüksekse o kadife kaplı krallığa oturursunuz. "Kaptım!" dersiniz içinizden bir zafer edasıyla. Ama unutmayın; o koltuk size mülk değildir, sadece bir sonraki durağa kadar kiralıktır. Hayattaki makamlar, mevkiler ve unvanlar gibi... Gözünüzü bir anlığına dışarıdaki manzaraya çevirirsiniz, bir bakmışsınız ineceğiniz yer gelmiş. Sizin büyük bir hırsla oturduğunuz yere, siz inerken bir başkası aynı iştahla yerleşiverir.

​Eğer koltuk kapma yarışında geride kaldıysanız, ayakta kalmanın o zorlu ama öğretici yolculuğu başlar. Bir demire tutunur, dengenizi bulmaya çalışırsınız. Bazen hayatın ani frenleriyle birilerine çarpar, bazen de hiç tanımadığınız birinden destek alırsınız. Ayakta gitmek yorucudur belki ama manzarayı en geniş açıyla görenler de hep dik duranlardır.

​Yağmurlu bir Kırşehir sabahında bindiğim otobüs, camları buğulanmış bir hüzün gemisi gibiydi. Yol aşağı süzülürken sileceklerin ritmi, sanki kalbimin atışlarına eşlik ediyordu. Dışarıda güzel şehrimin bereketli toprağı ıslanırken, içeride ekmek davasına düşmüş, paltosundan yağmur damlaları süzülen insanların sessiz direnci vardı. O an anladım ki; dışarıdaki sağanak ne kadar sert olursa olsun, bizi bir arada tutan o demir borulara tutunma azmimiz ve birbirimize çarpmamak için gösterdiğimiz o gizli saygıdır. Şehrin dar sokaklarında manevra yapan bu devasa metal yığını, aslında hepimizin içindeki küçük dünyaları birbirine değdirmeden taşımaya çalışan koca bir gönül heybesidir.

​Aslında hepimiz aynı istikamete gidiyoruz. Camdaki buğunun üzerine hayallerimizi çiziyor, her durakta biraz daha eksiliyor ya da biraz daha kalabalıklaşıyoruz. Şoförün "Arkaya doğru ilerleyelim lütfen!" nidası, sanki kaderin "Zaman akıyor, yerinde sayma!" uyarısı gibi yankılanıyor koridorda. Belki de bu yüzden, yanımızdaki koltuğa oturan yabancıya bir tebessüm borcumuz var; ne de olsa aynı buğulu camdan farklı kaderleri seyrediyoruz.

​Velhasıl siz siz olun, yolculuğun tadını çıkarın. Koltukta mısınız yoksa ayakta mı, yanınızdaki tanıdık mı yoksa yabancı mı çok da mühim değil. Neticede hepimiz o son durakta, elimizde sadece yolculuktan kalan hislerle ineceğiz.

​Kartınızı basarken "Yetersiz bakiye" uyarısı almadığınız, gönül heybenizin dolu olduğu yolculuklarınız olsun. Siz yolun sonuna değil, yolun size kattıklarına bakın. Çünkü bazen en güzel manzara, en sarsıntılı virajdan sonra karşınıza çıkandır.