Bugün biraz aynanın karşısına geçelim ama üstümüzü başımızı düzeltmek için değil; zihnimizin kıvrımlarına, o hep ertelediğimiz "asıl ben"e bakmak için.

Biliyorsunuz, etrafımız bir şeylere "sahip olunca" oldum sananlarla dolu. Oysa vizyon dediğimiz o tılsımlı kavram, ne kredi kartıyla satın alınabilir ne de bir başkasının üzerine yakıştı diye kopyalanabilir.

Vizyon; üzerinizdeki etiketin fiyatı değil, hayata baktığınız pencerenin berraklığıdır. Bir markanın arkasına saklanmak değil, bir karakterin arkasında dimdik durabilmektir. Mesele şık görünmek değil, şık düşünebilmektir.

​Çoğu zaman birinin başarısına şahit olduğumuzda sadece o parıltılı final sahnesini alkışlıyoruz. "Vay be, ne şanslı adam!" deyip geçiyoruz. Ama o vitrinin arkasındaki karanlık mutfağı kimse görmüyor. Oysa başarı, buzdağının suyun üzerinde kalan kısmı; asıl mesele ise suyun altındaki o devasa alışkanlıklar kütlesi. Disiplin dediğimiz şey, öyle davulla zurnayla gelmez. Kimse sizi sabahın köründe çalışırken görmez, kimse o vazgeçme sınırına geldiğiniz gece kendinizle verdiğiniz savaşı bilmez. Disiplin sessiz bir işçidir; her gün tuğla üstüne tuğla koyar ve sizi içten içe, kimseler fark etmeden yeniden inşa eder. Şans dedikleri şey, aslında hazırlığın fırsatla karşılaştığı o saniyedir; o saniyeye kadar kaç gece uykusuz kaldığınızı ise sadece siz bilirsiniz.

​Peki, bizi bu yoldan alıkoyan ne?

En çok kime yalan söylüyoruz dersiniz?

Başkalarına mı?

Hayır, insan en ustaca yalanlarını kendine fısıldar. "Şimdi sırası değil", "Daha tam hazır hissetmiyorum", "Koşullar bir düzelsin de..."

Bunlar, korkaklığımızın üzerine giydirdiğimiz en konforlu hırkalar. Ama gelin yüzleşelim: Hiçbir zaman tam olarak hazır olmayacaksınız.

Mükemmel an diye bir şey yok. Hayat, kenarda bekleyip hazırlık yapanları değil, o belirsizliğin içine cesaretle atlayanları ödüllendirir. Gerçek kırılma noktası, kendinize söylediğiniz o "ama" ile başlayan son bahaneyi susturduğunuz, kendi sesinizi kestiğiniz o andır.

​Hepimiz değişmekten, daha iyi biri olmaktan bahsediyoruz ama iş "bedel ödemeye" gelince çoğumuz geri adım atıyoruz.

Konfor alanı dediğimiz o sıcak yatak, aslında bizi yavaş yavaş çürüten bir hapishanedir. Büyümek can yakar, evet. Kabuk değiştirmek sancılıdır. Ama o sancı, dönüşümün müjdecisidir. Seçim aslında her sabah uyandığımızda önümüzde duruyor: Ya olduğunuz yerde sayıp güvenli ama sığ sularınızda kalacaksınız ya da bugünkü "siz"den vazgeçip, olabileceğiniz o muazzam "yeni siz"i keşfedeceksiniz.

​Unutmayın; değişim heybenize yeni yükler eklemek değildir. Aksine değişim, sizi aşağı çeken o gereksiz egoları, bahaneleri ve fazlalıkları limanda bırakıp yola hafifleyerek devam edebilmektir.

​Not: Aslında tüm bunları neden mi yazdım? Çünkü bazen insanın kendine gelmesi için en etkili yol, aynada gördüğü o "henüz hazır değilim" diyen tipi, zekice cümlelerle köşeye sıkıştırıp ona kaçacak delik bırakmamaktır. Kendi bahanelerime karşı verdiğim bu savaşı siz de izleyin istedim; ne de olsa birine akıl vermek, o aklı bizzat kullanmaktan her zaman daha kolaydır!

​Bu "bahaneleri susturma" operasyonuna sizce ilk hangi odadan, hangi alışkanlıktan başlamalıyız?