Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyorduk.

Konu dönüp dolaşıp okul yıllarına geldi. Bir an sustu, sonra hiç beklemediğim bir anısını anlatmaya başladı.

Ortaokulda beden eğitimi dersinde eşofmanı olmadığı için öğretmeni tarafından dersten çıkartılmış.

Eşofmanlarını neden getirmediğini sormamış bile öğretmen.

“Eşofmanların yoksa sınıftan çık demiş” herkesin içinde. 13-14 yaşlarında bir çocuk henüz.

Arkadaşım anlatırken hâlâ sesi titriyordu.

Çünkü mesele eşofman değilmiş aslında.

Elde avuçta yokmuş.

Alınamamış.

Sınıftan çıkmış. Koridorda beklemiş biraz.

Utancını da yanına alıp çıkmış okuldan ve bir daha gelmemiş.

Ta ki 1 yıl sonrasına kadar ve 1 yıl devamsızlıktan kalmış...

Yıllar geçmiş.

Hayat herkesi başka yerlere savurmuş. Arkadaşım bir kurumda yönetici olması nedeni ile bir gün iş icabı tesadüfen o öğretmeniyle karşılaşmış.

Selam vermiş öğretmen.

Hatırlamamış önce.

Sonra isim söylenmiş, yüzler netleşmiş.

Arkadaşım cesaretini toplamış ve o günü anlatmış.

Eşofmanı olmadığı için dersten atıldığını…

O gün kendini arkadaşlarının yanında nasıl küçük hissettiğini…

Öğretmen bir an susmuş.

Sonra gözleri dolmuş.

“Bunu hiç bilmiyordum” demiş.

“Keşke sorsaydım.”

Arkadaşımın söylediği tek cümle, her şeyi özetlemiş:

“Hocam, sormadınız.”

Bu anıyı dinlerken boğazım düğümlendi.

Çünkü hepimiz yokluk zamanlarından geçtik.

Zor günler atlattık.

Ve o an, arkadaşım konuşurken, benim de bir eşofman anım geldi aklıma.

Yutkundum.

Anlatamadım.

Ama burada yazayım dedim.

Biz bizeyiz şurada.

Benim de üzerinde kocaman “Boss” yazan kırmızı bir eşofman altım vardı. Sadece alt. Ama iki dizi de yırtıktı.

Spor dersinde giymek zorundaydım.

Yeni bir şey alma şansım yoktu.

Ben de çareyi dizlerine yara bandı yapıştırmakta bulmuştum çocukluk işte.

Yırtıklar görünmesin düzgün dursun diye…

Sınıfa girdiğimde arkadaşlarım önce garipsedi,bir anlık bir sessizlik oldu.

Sonra biri, sonra bir diğeri…

Hiç konuşmadan dizlerine yara bandı yapıştırdılar.

Bir moda akımı gibi.

Ama aslında bir empati biçimiydi.

Beni korumak için.

Beni utandırmamak için.

Kimse “neden” sormadı.

Kimse yüzüme bakıp acımadı.

Sadece yanımda durdular.

Arkadaşımın öğretmeni yıllar sonra mahcup olmuştu.

Benim arkadaşlarım ise o gün, farkında bile olmadan öğretmenlik yapmıştı.

Bu iki anı bana şunu düşündürdü:

Empati bazen büyük laflar değildir.

Bazen bir çocuğu sınıftan atmamak, bazen de dizine yara bandı yapıştırmaktır.

İnsan bazen kötü değildir.

Sadece sormamıştır.

Ama bazen de hiç sormadan, anlamıştır.

Keşke her çocuk, yokluğunu gizlemek zorunda kalmadan, anlaşılabildiği bir dünyada büyüseydi.

Çünkü empati, başkasının yerine kendini koymak değildir sadece. Başkası gibi yaşayabilmektir.

Bazen başkasının hayatına, onun bilmediğin yükleriyle birlikte saygı duymaktır.

Bir çocuğun üstündeki kıyafet, bir gencin sessizliği, bir insanın mazeretsizliği…

Hepsi bir şey anlatır aslında.

Ama biz çoğu zaman dinlemeyi değil, yargılamayı seçeriz.

Oysa sorulmamış bir “neden”, bir ömür taşınan bir utanca dönüşebilir.

Sorulmuş tek bir cümle ise, bir çocuğun dünyasını kurtarabilir.

Empati; kuralları esnetmek değil, insanlığı hatırlamaktır.

Disiplinle değil, merhametle iz bırakmaktır.

Bugün öğretmeniz, yöneticiyiz, ebeveyniz, komşuyuz.

Yarın bir çocuğun hayatında ya bir kırılma anı olacağız ya da sessiz bir iyilik.

Ve belki de mesele şu kadar basit; Herkesin eşofmanı olmayabilir.

Ama herkesin anlaşılmaya ihtiyacı vardır.