Bu ülkenin siyasal, sosyal çalkantıları hiç bitmedi. Kuruluşundan sonra hep iç sancılar yaşadı. Bir türlü normal yaşam uğramadı. Siyasal ve sosyal yaşamın sancılı oluşu düşünmeye ve yazmaya da doğal olarak yansıdı. Edebiyat özgürlükçüdür, siyasal erk ise yasakçı ve engelleyici. Sancı biraz da buradan kaynaklı ve sürüyor bir asrı geçen zamanda. Edebiyatın sularında dolaşan yazar ve şairler hep horlandı, aşağılandı, cezalandırıldı. Bu nedenle zor bu ülkede gerçek anlamda edebiyatçı olmak. Edebiyat yolculuğu da badireler atlatmakla, önemli gelişmelere sahne olmakla birlikte uzuvları eksik bir beden gibi sürekli bir kargaşa halinde… Bizden önceki kuşaklar ömürler tüketti. Bizler tüketmenin son basamaklarındayız. Ancak bitmeyen, tükenmeyen bir söylem kulaklarımızı hep tırmalar durur; “birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok muhtacız “ ve bir türlü kendimiz olamadığımız gibi, kendimize gelip ayağa kalkamayız. Edebiyatımızın da bundan etkilenmesi ve sürekli sarsıntılar geçirmesi olağan ve kaçınılmaz oluyor. Bundandır okuması gerekeni okuyamaz bir türlü bu ülkenin gerçek okuru.
Yayıncı, yazar, okul ortaklığında tüketim kültürünün yozlaşmış ilişkiler ağında edebiyatın metalaştırılması acıtıcı olması da çağın gerçekliğidir. Tolstoy dirilse de kitaplarının edebi olmaktan çıkarılıp ekonominin çarklarında iblisin tutsağına dönüştüğünü görseydi ne düşünürdü, merakımı bağışlayın. Öfkemi bağışlayın; yayıncı yazan ortaklığında sosyal medya tanıtımı fenomen rezaletiyle, işportacılıktan daha aşağılayıcı, kupalarla, anahtarlıklarla, kırtasiye malzemeleriyle aynı tezgahta pazarlanan kitaplarda rezilliğin dibini görüyorum.
Yazdıklarımı yüceltmek amacında ve derdinde değilim. Ancak her çizikle menin edebi eser olarak yayıncılar tarafından piyasaya sunulması, bir kartpostal misali tenzilatlı satışlarla ikram edilmesi yüreğimi acıtıyor. Gerçek edebi eser emekçilerine büyük bir haksızlık ve hakaret olarak görüyorum. Edebiyat dünyası kendi içinde yayıncıları eleyerek, eleştirel bir bakışla, ticari amaç ve kaygılardan kurtularak bu karanlık, bu cehalet ortamından çıkış bulmasını dilemek dışında da bir şey gelmiyor elimden.
Edebiyatımız ayakta kalmaya çalışırken dijital çağın duvarlarına, yayıncıların ticari kazançlarına, pazarlamacı “yazanların” düşkünlüklerine kurban edilmek üzere… Yeniden dirilip, ayağa kalkması düşüşünden daha meşakkatli, daha zor ve güçlüklerle yüklü olacak biliyorum.
Öykünün özü, tüketim kültürünü marka tutkunluğuna göre belirlemeye başladı ki, tehlikenin sinyali burada ortaya çıkıyor. Edebi eserin kendisinden bihaber yazanların türediği, kopyala yapıştır veya küçük sözcük oyunlarıyla yazdığını düşünen düzeysiz, bilgisiz, birikimsiz, bilinçsiz ancak gösterişi seven, şovlarla, şaklabanlıklarla yazdığı rezilliklerin pazarlamasını yapan bir ‘yazan’ kesimi edebiyatı ve okuru esir aldı.
Kitap sağanağı ile yazan sağanağı ile karşı karşıyayız. Ticari anlamda en karlı alan çocuk edebiyatı ise; patlama dönemini yaşıyor. Bu patlamanın etrafa saçtığı kötülükler ve kitaplardan uzaklaşmaya yol açtığı olumsuzluklarda işin cabası… Tanrı’nın günü onlarca “yazar” doğuyor ve “engin” bilgi ve birikimlerini okurlarına ulaştırıyor. Ülkede hiç eksilmeyen ekonomik enflasyonun ciddi rakibi “yazar “ enflasyonu bozkırı kültürel yeşertme derdinde.
Nitelikli kitap yerine, satış odaklı bir ortamda edebiyat, popüler kültürün herhangi bir tüketim nesnelerinden biridir artık.
Ülkede popüler kültürün esaretinde olan edebiyatın dünyada da çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Edebiyatı kuşatan aymazlığıyla karşı karşıya olmamız ise düşündürücü.
“Eğer hayatımızın bir anlamı varsa bu anlam bizim onlara kazandırdığımız bir şeydir: onların hazırlayıp donattığı bir şey değil.” Edebi eserlere de bu açıdan bakarsak bir anlam ifade eder, hayatın anlamına ulaşabiliriz.