Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Türkiye’de emeğin getirildiği noktayı çarpıcı biçimde tarif etmişti: Bir zamanlar işçiler yeni haklar, daha iyi ücretler ve daha iyi çalışma koşulları için greve çıkardı. Bugün ise işçiler zaten açlık sınırının altında bırakılan ücretlerini, tazminatlarını ve gasp edilen haklarını alabilmek için yürümek, direnmek, grev yapmak zorunda kalıyor.

Doruk Madencilik işçilerinin yeniden Ankara yoluna düşmesinin özeti de tam olarak budur.

Peki Doruk madencileri ne istiyor? Servet mi? Ayrıcalık mı? Holdingden hisse mi? Lüks otomobiller, villalar, milyonluk ikramiyeler mi? Hayır.

Çalıştıkları günlerin parasını istiyorlar. Zorunlu ücretsiz izne çıkarıldıkları dönemin ücretlerini istiyorlar. Yatırılmayan sigorta primlerini istiyorlar. Ödenmeyen tazminatlarını istiyorlar. Yani patronun cebinden bir lütuf değil, kendi alın terlerinin karşılığını istiyorlar.

Ama belli ki bu ülkede bir işçinin kendi parasını istemesi bile fazla görülüyor.

Ücretsiz İzin Dedikleri, İşçinin Sofrasından Çalınan Ekmektir

Doruk Madencilik işçileri daha önce Eskişehir Mihalıççık’tan Ankara’ya yürüdü. Kilometrelerce yol katettiler. Önlerine barikatlar kuruldu. Polis müdahalesiyle, gazla, copla ve gözaltıyla karşılaştılar. Açlık grevine girdiler. Bütün bunları daha fazla kazanmak için değil, zaten kazandıklarını alabilmek için yaptılar.

İşte bugünün Türkiye’sinde işçi sınıfına reva görülen düzen budur: Önce emeğinin karşılığını verme, sonra hakkını istediğinde karşısına barikat dik.

Haziran ayında bakanlıkların da dahil olduğu görüşmeler gerçekleştirildi, protokol imzalandı. İşçilere kıdem tazminatları ve ücret alacakları konusunda ödeme sözü verildi. Buna rağmen zorunlu ücretsiz izin dönemlerine ait ücretlerin ve sigorta primlerinin hâlâ ödenmediği belirtiliyor.

İş müfettişlerinin incelemesinde bu dönemlere ilişkin ödeme yapılması gerektiği yönünde değerlendirme bulunmasına rağmen yükümlülük yerine getirilmiyorsa, bunun adı artık “gecikme” değildir.

Bunun adı işçinin hayatını rehin almaktır. Çünkü patron için birkaç ay yalnızca bilançodaki bir takvimdir. İşçi içinse birkaç ay ödenmeyen kira, biriken elektrik faturası, eksilen mutfak alışverişi, çocuğunun karşılanamayan ihtiyacıdır.

İşçinin hayatında “biraz daha bekleyin” diye bir seçenek yoktur.

Bakanlık Masada, Protokol Ortada, İşçinin Cebi Hâlâ Boş

Asıl siyasi mesele tam da burada başlıyor. Bakanlıklar görüşmede. Protokol ortada. İşçinin alacağı belli. Verilmiş sözler var. Peki para nerede?

Devlet, işçiye verilen sözün takipçisi olmak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak yerine işçinin aylarca yeniden mücadele etmek zorunda kalmasına seyirci kalıyorsa, burada yalnızca bir şirketin sorumsuzluğundan söz edemeyiz. Burada sınıfsal bir düzen vardır.

İşçiyi zorunlu ücretsiz izne çıkaracaksın. Ücretini ödemeyeceksin. Sigorta primini yatırmayacaksın. Ardından işçi hakkını istediğinde karşısına “süreç”, “görüşme”, “protokol” ve “bekleyin” diye çıkacaksın.

İşçinin alacağı söz konusu olduğunda devlet mekanizması kaplumbağa hızında ilerlerken sermayenin ihtiyacı olduğunda teşvikler, krediler, vergi kolaylıkları ve türlü imkânlar yıldırım hızıyla bulunabiliyor.

Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca bürokrasi değildir. Mesele kimin tarafında durulduğudur.

Patronun Alacağı Olsa Böyle Bekler miydi?

Soruyu tersinden soralım. Bir işçinin patrona borcu olsaydı ne olurdu? Aylarca “biraz daha bekleyin” denilebilir miydi? Devlete vergi borcu olan bir emekçinin hesabına dokunulmaz mıydı? Bankaya borcunu ödeyemeyen işçinin kapısına icra gelmez miydi?

Ama borçlu patron, alacaklı işçi olduğunda zamanın akışı birden değişiyor.

İşçi beklesin, sabretsin, idare etsin. İşçi bir protokol daha beklesin, bir görüşme daha beklesin… Peki patron neden beklemiyor? Market neden beklemiyor? Ev sahibi neden beklemiyor? Elektrik, su, doğalgaz faturası neden beklemiyor? Çünkü bu düzen işçinin cebinden çıkan her kuruşun peşine düşüyor ama işçinin cebine girmesi gereken paranın peşine aynı kararlılıkla düşmüyor.

İşte sınıfsal adaletsizlik tam olarak budur.

İşçinin Açlığı Bu Düzen İçin Bir “Maliyet Kalemi”

Doruk Madencilik’te yaşananlar tekil bir örnek değil. Tekstilde işçi ücretini alamıyor. İnşaatlarda iş cinayetleri olağanlaştırılıyor. Sağlık emekçileri tükenmişliğe mahkûm ediliyor. Öğretmenler yıllarca atama beklerken güvencesizliğe sürükleniyor. Gazeteciler düşük ücret, sansür ve patron baskısı arasında mesleklerini yapmaya çalışıyor.

Farklı sektörler, farklı kentler, farklı patronlar... Ama hikâye hep aynı. İşçinin ücreti patron açısından azaltılması gereken bir maliyet, işçinin hakkı ertelenebilecek bir ödeme, işçinin yaşamı ise bilançonun dipnotu olarak görülüyor.

Sonra bize bütün bunların “ekonominin gereği” olduğu anlatılıyor. Hayır!

Bir işçinin çalıştığı halde ücretini alamaması ekonomik zorunluluk değildir. Sigorta priminin yatırılmaması kader değildir. Tazminatının peşinden aylarca koşması normal değildir. Hakkını aradığı için barikatla karşılaşması hiç değildir.

Bunların tamamı emeği ucuzlatan, işçiyi yalnızlaştıran ve sermayeyi güçlendiren siyasi tercihlerin sonucudur. Bu düzen işçiye açıkça şunu söylüyor: “Senin açlığın, patronun kârı kadar önemli değil.”

İşte Tam da Bu Yüzden Sendika

Doruk Madencilik işçilerinin bütün bu baskıya rağmen bugün hâlâ ayakta olmasının çok temel bir nedeni var: Örgütlüler.

Bağımsız Maden-İş’in mücadelesi, Genel Başkan Gökay Çakır’ın ve sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu’nun işçileri yalnız bırakmayan tutumu, bize bir kez daha son derece basit ama güçlü bir gerçeği hatırlatıyor: Patronun karşısındaki en savunmasız işçi, yalnız işçidir.

Patronun parası vardır. Avukatı vardır. Yönetim kurulu vardır. Bağlantıları vardır. Kapısını çalabileceği makamlar vardır. İşçinin ise yanındaki işçiden başka kimsesi yoktur.

İşte sendika tam olarak bu yüzden var.

Örgütlenmek yalnızca toplu sözleşmede birkaç lira daha fazla zam almak değildir. Örgütlenmek, patronun karşısına tek başına çıkmamak demektir. İş cinayetlerine, düşük ücrete, mobbinge, ücretsiz izne, güvencesizliğe ve hak gasplarına karşı birlikte “yeter” diyebilmektir.

Bir işçinin sesi bastırılabilir, on işçi kapının önüne konulabilir ama yüzlerce, binlerce işçinin yan yana geldiği yerde patronun karşısında artık “çalışanlar” değil, örgütlü bir sınıf vardır. Sermayenin asıl korkusu da budur.

Çünkü Doruk Madencileri Fazlasını Değil, Haklarını İstiyor

Doruk Madencilik işçilerinin talebinde anlaşılması güç hiçbir şey yok. Kimsenin malına el koymak istemiyorlar, kimsenin parasını istemiyorlar, çalışmadan kazanmak istemiyorlar. Tam tersine, çalışarak kazandıkları parayı istiyorlar.

Ve belki de meselenin en çarpıcı tarafı budur: Bir ülkede insanlar yalnızca kendi ücretlerini, primlerini ve tazminatlarını alabilmek için kilometrelerce yürümek, açlık grevine girmek ve polis barikatlarının karşısında direnmek zorunda kalıyorsa, tartışılması gereken işçilerin neden direndiği değildir.

Asıl sorulması gereken şudur: İşçiler neden haklarını ancak direnerek alabiliyor?

Kırşehir’den Doruk Madencilerine Selam Olsun

Kırşehir’de asgari ücretli bir gazeteci, ataması yapılmamış bir öğretmen olarak Doruk Madencilik işçilerini selamlıyorum.

Sizin mücadeleniz yalnızca Mihalıççık’ın, yalnızca madencilerin ya da yalnızca Doruk işçilerinin meselesi değildir. Bu mücadele, ay sonunu getiremeyen herkesin mücadelesidir. Sabah işe gidip akşam hangi faturayı erteleyeceğini hesaplayanların, yıllarca çalışıp hâlâ geleceğini kuramayanların, emeğinin karşılığını istediğinde “şükret” denilenlerin mücadelesidir.

Doruk madencilerinin arkasında holdinglerin milyarları olmayabilir. Siyasi iktidarın gücü olmayabilir. Ama yanlarında sınıf kardeşleri var. Sendikalar var. Emekçiler var. Dayanışma var. Ve hepsinden önemlisi, bu ülkede yıllardır sömürülen milyonlarca emekçinin biriken öfkesi var.

Bugün Doruk’ta ücretini isteyen madencinin karşısına dikilen düzen ile yarın fabrikada, okulda, hastanede, ofiste, gazetede bizim karşımıza dikilecek düzen aynıdır.

Bu nedenle Doruk madencilerinin “hakkımızı verin” sözü yalnızca bir işçi grubunun talebi değildir. Bu, memleketin dört bir yanında emeğiyle yaşayan milyonların ortak sözüdür.

Ve işçinin alın teriyle büyüyen hiçbir holding, işçinin örgütlü mücadelesinden büyük değildir.

Madencinin hakkı madenciye verilene kadar da bu söz bitmeyecek!