Kırşehir’de bir hafta içinde iki işçi yaşamını yitirdi.
Petlas’ta iş başındayken geçirdiği “kaza” sonucu ağır yaralanan Murat Gürel, 10 gün boyunca yoğun bakımda yaşam mücadelesi verdi. 21 Eylül’de toprağa verildi. Güneykent’te ise bir işçi, çatı tamiri sırasında yüksekten düşerek hayatını kaybetti. Haberlerde yalnızca baş harfleri yazıldı: H.K.
Murat Gürel’in adı var. Diğer işçinin adı bile yok.
Bu düzen işçiyi önce emek gücüne indirger, sonra öldüğünde bir baş harfine. Bir fabrikada, bir çatıda, bir madende, bir atölyede… Ölen işçinin hayatı; birkaç satırlık haber, bir cenaze, birkaç başsağlığı mesajı ve hızla kapatılması istenen bir dosyaya sıkıştırılır. Ardından üretim sürer. Çark dönmeye devam eder. Kâr yerli yerinde kalır.
Ama bir evde sandalye boş kalır.
Ve bizden buna “iş kazası” dememiz beklenir.
Hayır. Her ölüm kaza değildir. Alınabilecek önlemler alınmadığı, denetim yapılmadığı, işçinin hayatı maliyet hesabına kurban edildiği hâlde yaşanan hiçbir ölüm kaza değildir. Bunun adı iş cinayetidir.
“Kaza” kelimesi masum değildir. “Kaza” dediğiniz anda patronun sorumluluğu bulanıklaşır. Denetim görevini yapmayanların sorumluluğu görünmez olur. İşçiyi güvencesizliğe, uzun saatlere, üretim baskısına mahkûm eden düzen aklanır. Ölüm, sanki gökten düşmüş; kimsenin engelleyemeyeceği talihsiz bir olaymış gibi anlatılır.
Oysa yüksekten düşmenin nasıl önleneceği bilinmektedir. Yaşam halatı, güvenlik ağı, uygun iskele, koruyucu ekipman, eğitim ve etkili denetim; bunların hiçbiri bilinmeyen şeyler değildir. Fabrikalarda işçinin güvenliğini sağlamak da bir lütuf değil, en temel yükümlülüktür. Bilinmeyen bir şey yok. Eksik olan tek şey, işçinin hayatını patronun kârından daha değerli gören bir anlayış.
Çünkü sermaye düzeninde baret maliyettir. Bakım maliyettir. Eğitim maliyettir. Yeterli sayıda işçi çalıştırmak maliyettir. Üretimi durdurmak maliyettir. Denetim maliyettir.
Peki işçinin ölümü nedir?
Çoğu patron için “telafi edilebilir” bir kayıp. Yerine yenisi bulunabilecek bir emek gücü. Bir işçinin hayatı, patronun bilançosunda görünmeyen; ailesinin hayatında ise asla kapanmayacak bir yaradır.
Murat Gürel’in ölümüne ilişkin tüm süreç, sorumluluklar ve iş güvenliği koşulları şeffaf biçimde açıklanmalıdır. H.K.’nin adı bilinmeli; ölümünün üzeri “yüksekten düştü” denilerek kapatılmamalıdır. Çünkü işçinin adı da yaşamı da kamuoyunun vicdanından saklanacak bir ayrıntı değildir.
Bu ülkede iş cinayetleri yalnızca işyerlerindeki teknik eksikliklerle açıklanamaz. Bu, siyasal bir tercihtir. Sermayeye her türlü kolaylığın sağlandığı; denetimin zayıflatıldığı, yaptırımların caydırıcı olmaktan çıkarıldığı, sendikal örgütlenmenin baskılandığı bir düzende işçinin yaşam hakkı her gün daha da güvencesizleşir.
Örgütsüz işçi, “işimden olurum” korkusuyla susar. Tehlikeli makineyi çalıştırır. Güvensiz çatıda çalışır. Fazla mesaiye kalır. Eksik ekipmana itiraz edemez. Çünkü bu düzende işçinin önüne korku konur: Ya çalışırsın ya aç kalırsın.
İşte iş cinayetleri tam da bu zorunluluğun içinden doğar.
Bir işçinin evine sağ salim dönebilmesi patronun vicdanına bırakılamaz. İş güvenliği şirketlerin reklam cümlesi, devletin denetim raporlarında kalan bir başlık ya da cenazelerin ardından kurulan boş bir taziye dili olamaz. İşçinin yaşamı; denetimle, yaptırımla, sendikal haklarla ve emeğin işyerinde söz sahibi olmasıyla korunur.
Kırşehir’de bir hafta içinde iki işçi öldü.
Bunun normalleşmesine izin vermeyeceğiz. Bir başsağlığı mesajıyla unutmayacağız. “Kader” demeyeceğiz. “Fıtrat” demeyeceğiz. “Kaza” diyerek sorumluları görünmez kılmayacağız.
Çünkü Murat Gürel’in de, adını henüz bilmediğimiz H.K.’nin de yaşamı; sermayenin kârından, üretim hızından ve patronların maliyet hesabından daha değerlidir.
İşçiler ölmesin diye susmayacağız. İş cinayetlerinin hesabını soracağız.