Umut varsa, hayat devam ediyor demektir. Umut varsa yine baharda tomurcuklar çiçeğe dönüşecek, yine çiçekler meyve, sebze olacak, yine kırlangıçlar gelip damla damla çamurlarla yuva yapacak. Ümidin olduğu yerde mucizeler çiçek açar. Ya umut tükenirse? (Bunun yanıtını yazının sonunda verelim)

Hani elektrik voltajı yavaş yavaş düşer de tam kesilecekken birden yavaş yavaş tekrar aydınlık oluşur ya… Hani musluk açıkken su gittikçe azalır da “Tıssss” diye ses çıkarmaya başlarken birden su tekrar artmaya başlar ya… Hani anız yangınında kazma kürekle söndürdüğümüz yangın tam bitti derken hafif bir esintiyle yeniden alev alır da yeniden söndürmek için harekete geçersiniz ya….

Yaklaşık 20 gündür, elektrik ve su kesintisine benzeyen, anız yangınını andıran bir yaşam serüveni yaşadım. 25 yılı aşkın KOAH illetiyle başım dertte. Kelimenin tam anlamıyla felekle hayat/memat kavgası verdik. “FELEK” derken, alın yazısı, kader anlamında bir dini terimden söz etmiyorum. Neşet Usta’nın “Yazımızı FELEK yazmış, Mevladan değil” dediği, akıp giden zaman, dünyadaki mevcut kurulu düzen anlamında felsefi ve sosyolojik bir deyimi kastediyorum.

Tabi KOAH adını duyan sizler de herkes gibi tüm hastalıklara olduğu gibi günah keçisi olarak sigarayı sorumlu tutacaksınız. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama tek sorumlunun da sigara olmadığını bilmenizi isterim. Çünkü tedavi için sağlık kuruluşlarında 25 yılda öyle KOAH hastalarına rastladım ki; hayatı boyunca sigarayı eline almamış, hiç sigara içilen ortamda dahi bulunmamış, gençliğinde 3-5 yıl içip bıraktıktan 20 yıl sonra KOAH’a yakalanmış çok sayıda kişi ile karşılaştım. Konumuz KOAH’ın nasıl oluştuğu olmadığı için kısaca söyleyeyim ki; özellikle çocuk ve genç yaşta geçirilen ağır grip, zatürre, şiddetli bronşit, gibi hastalıkların akciğerde oluşturduğu hasarlar, orta yaşlardan itibaren nefes darlığı olarak kendini hissettiriyor ve hava kirliliği, sigara, egzoz gazı da eklenince, gittikçe artan rahatsızlık, kişiyi tamamen etkisi altına alıyor ve devre devre artış göstererek hareketsiz duruma getiriyor. Bu aşamaya gelindiğinde artık tedaviyle geriye dönüş çok zor. Tamamen hastalığı, KOAH’ı bitirmek mümkün değil ama tedaviyle, egzersizle, yardımcı cihazlarla ve her türlü dumandan uzak durarak ilerlemesini durdurmak ve daha kaliteli yaşamak mümkün.

Çocukken o kadar çok zatürre geçirdim ki neredeyse her yıl birkaç defa uzun süren hastalık akciğerlerde derin tahribatlar yapmış. Üstüne üstlük tam 55 yıl da sigara içince (Kaba bir hesapla 600 bin adet); yaklaşık 20 gün önce neredeyse “işin sonuna geldik” denilecek kadar büyük bir atak geçirdim ve 4 gün entübe edildikten sonra bir haftalık yoğun bakım ve servis tedavisiyle 20 günöncesine dönebildik. Bir anlamda elektriğin, suyun kesiliyor gibi olup son anda geri gelmesi, sönen anızın son anda yeniden harlanması gibi bir serüven oluştu. Anestezinin yoğun etkisiyle yaşanılan 20 gün, sanki film şeridi gibi tüm yaşamı baştan sona hızlandırılmış biçimde tekrarlıyor sanki. Hayal, gerçek, rüya, uyku hâli gibi durumlar tamamen iç çe geçmiş durumda, neyin gerçek olduğu, neyin kâbus ya da halisünasyon, ayırdetmek mümkün değil…

Film şeridinde öyle ilginç kareler geçiyor ki; bir bakıyorsunuz, lambada titreyen alev üşürken Mihriban çıkıp geliyor… Elinde pankartlarla İstiklal Caddesi’nde kadın cinayetlerini protesto ediyor.

Bıdı bıdı çekirge hoplayıverirken, müdür bey yeşil kürküyle gelip türkünün söylenmesine izin veriyor. Kürkü yeşil olur, ekose ceketli olur fark etmez, müdür müdürdür, o ne derse o olur. Atar, satar, kiminin görevden affını ister, kimin içeride kimin dışarıda olacağına müdür karar verir.

Asiye bir bağ pırasaya gelin giderken kına gecesinde her zaman olduğu gibi, “Uçan da kuşlara mâlum olsun” diye mumlar yakılıyor. Babasının ne İsrail’e malzeme taşıyan ne de Hollanda açıklarında demir atmış gemileri; yelkeni bile yok, anasının da atı, devesi yok. Kaderine razı oluyor mecburen.

Birden zaman tünelinde arıza. Taaa 4. Murat zamanında (Kendisini hiç sevmem, ilk 3’e bile girememiş) bir meydanlarda askerlerce tekmeleniyorsun. Mozaiklenmiş görüntülerle tekmelenen öğretmenler, emekliler geçiyor şeritten.

Allah’tan arıza çok sürmüyor. İmdadıma sağ olsun Dilber abla yetişiyor da Hacı’yı çarşıya gönderip, tavukları pişiriyor. Spiker ekranlara gelip tavuk şirketlerine kayyum atandığını anlatıyor uzun uzun. Ekrana gözaltılar, kelepçeler, koçbaşları, demir parmaklıklar geliyor.

Bir ara fonda birileri beliriyor, Kara Fatma gibi omzunda mavzer, hedefteki düşmanları Sayan ve karşılarında Kaya gibi durup Zeybek oynayan ve bunları not alan bir Yazıcı, bayağı bir gülerek yukarıdan bizi izliyor.

Bütün duvarlarda sloganlar yazılı. Kimi çok büyük puntolarla, kimi küçük, çoğu siyasi sloganları tek tek okuyorum. Ta 70’li yılların duvar yazıları da var, günümüzün yasaklanan pankartları da var. Hepsinin ortak yanı adalet, özgürlük, enflasyon, geçim derdi, yolsuzluk, hırsızlık üzerine…

Sürmeli palazın Yozgat Çamlığı’nda dersini alıp da ezber ettiği zamanlar Çekiç Ali de Nariile topak taşın kenarında nar yemişler ama benim şeritte nar değil de hurma, manda yoğurdu filan vardı, o görüntü çok net değildi. Fakat sanki hala yaşıyormuşum gibi şimdi bile o kadar net hatırlıyorum ki; Acem kızı misali uğrun uğrun bakıp, içimize ılgıt ılgıt kanlar akıtıp da can telef edenin, şanovadan indiğinde neler olacağını ne ben kestirebiliyorum ne kendisi.

Film şeridi bu, ama başa sarıp izleyemiyorsun ki net anlayamadığın veya fulû biçimde geçen kareleri tekrar göresin. Ancak zaman içinde gözlerinin önüne gelip gidiyor. Tamamı tıbbi konular olduğu için uyutulma halini, entübe durumunu ve uyandıktan sonraki tabloyu ancak bu kadar özetleyebiliyorsun.

Yazımızım giriş bölümünde “ya umut tükenirse?” diye sormuş ve yanıtını yazının sonunda vereceğimizi söylemiştik. Sadece şahsen son 20 günde yaşadığım hüzünlü serüven değil son yıllarda dünyada ve ülkemizdeki sinir bozucu gelişmeler, ümitlerimizi tükenme noktasına getirdi. İşte tam da bu noktada kurumaya, çürümeye başlayan ümitleri yeniden yeşertmek için inadımızın devreye girmesi gerekiyor. Umudun tükendiği yerde inat başlarsa mucizeler yeniden mantar gibi çoğalmaya başlar. Ben kendi adıma inadımla ümidimi yeniden kazandım. En azından inadımı göstermek için 55 yıllık alışkanlığımı söküp attım. Toplum olarak hepimizin aynı yöntemle, yaşam kavgasında kazanmak için inadımızı en üst düzeyde yükseltmek zorundayız.

İşte o zaman hep bir ağızdan “YAŞASIN ÜMİT”, deyip, enerjimizi en güçlü biçimde CAN’landırarak, başarılarımızı “DORUK”lara çıkartabiliriz. Hepimize kolay gelsin, yolumuz açık olsun.