Garip ve tuhaf bir ülkede yaşıyoruz. Başka ülkelerde nadir rastlanan tuhaflıklara bu ülkede günlük rastlamak, yaşamak olağandır.
Bu coğrafya barış içerisinde birlikte yaşamayı beceremiyor veya öyle bir yaşam anlayışı egemen kılındı. Kanlı bir coğrafya. Gözyaşları hiç dinmedi. “Ötekilerin” hak talepleri, haykırışları hep bastırıldı, gerekirse kanla bastırıldı. “Ötekilerin” gözyaşları muktedirler için bir anlam ifade etmedi. Bu coğrafyada insanlar olağan yaşama hep uzak olduklarından olağanüstü yaşama alıştırıldılar. Kanıksandı olağanüstülük. Hep bir bahane oldu veya üretildi. “Özel koşullar”, “hassasiyetler”, “beka”, masalları yıllardır olağan yaşama geçişin önünde barikat oldular. Düşman oluşturma psikolojisi egemen kılındı. Her dönemin düşmanları vardı ve tükenmedi. Tükenen veya yok edilen düşmanların yerine yedekte tutulan düşmanlar öne çıkarıldı.
Hukuk mu? Güldürmeyin. İki yüz yıllık serüveninde hukuk; uğraklar buldu, mola verdi dinlendi. Ancak çağdaş anlamda bir durakta durmadı, uygulanmadı. Muktedirler için koruma kalkanına bürünen hukuk, mazlumlar için giyotin olarak hep hazırda bekletildi. Güzel güzel metinler yazıldığı söylendi. Ancak o kurallar bile uygulanmadı, kâğıt üzerinde fantastik sözler olarak kaldı.
Cumhuriyetin kuruluşunda ve sonrasında meşhur üç Ali’lerini birçoğunuz bilmez. Ancak onlar için hukukun katli sıradan bir görevdi. Savunmaya bile ihtiyaç duymayan, kanıt, tanık derdi olmayanlar için hukukun katli olağandışılığın olağanlaştırılmasıydı. Bundandır itirazım; bu coğrafyada çağdaş bir devlet projesini önüne koyanların da ufuklarında hukuki eşitlik diye bir dertleri olmadı. Muktedirlerin kalkanı muhaliflerine kılıç olarak döndü. Kılıç hiç kınına girmedi, yedekte hep hazır bekletildi.
Bin dokuz yüz otuz sekiz donanma davasını da hatırlayanınız yok sanırım. Nazım’ın ve diğer muhaliflerin ağır biçimde cezalandırıldığı davayı… Ne diyordu adaletin temsilcisi olduğu söylenen dönemin yargıcı; “ Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz. Bunlar bugün bir şey yapmamışlarsa yarın yapacaklar.” Ve kanıtsız, tanıksız sanıklar en ağır cezalara çarptırıldılar. Size biraz tanıdık gelmedi mi?
Yassı ada uzak bir yer ve yaşananlar uzak bir zamana ait değil. Dönemin muktedir yargıcını hatırlayanınız var mı? “Sizi buraya koyan kuvvet öyle istiyor.” Diyerek hukuki kırıntılara gerek duymadan kalemi kırdığında hukukun katilinin yeni bir örneğini sadece miras olarak bıraktı, yaralarıyla birlikte.
Ya üç fidanlara kıyanları. Hukukiydi her şey diye boşuna kendinizi de beni de yormayın. Bu toprakların muktedirleri için “ötekiler” hep düşmandı. Ne istediklerinin, ne söylediklerinin, ne yaptıklarının hiçbir anlamı yoktu. O yargıçlar tarihin çöplüğünde bile anılmazken, üç fidanlar hukukun eşitliğin sembolleri olarak kuşaklara öncülük, rehberlik ediyorlar. Bedeli ağırdı. Ancak, kimin için ağırdı acaba. Hukuku rafa kaldıranlar için mi, hukukun eşitliğini arayanlar için mi?
Eylül balyozu, tankları yakın zamana ait olup, yakıcı anılarla dolu. Hukuk mu? Eşitlik mi? İkisi de askıdaydı her zaman olduğu gibi. Muktedirin iki dudağı arasındaki sözcüklerden ibaretti. Çocukların bedenlerini darağaçlarında zevkle izlerken de utanmadan hukuktan söz ediyordu. Sözcükleri kirlettiğini bilerek, çoğunluğu baskıyla, zorla zapt-ü rap altında inandırmıştı. Kurduğu baskıyla kazandığını sanırken aslında isminin sonraki kuşaklar tarafından utançla karşılanacağını bilemezdi.
Toplum; sorunları baskılayarak, cezalandırarak, boğarak değil konuşarak, tartışarak uygarlaşır. Uygarlaşmak biraz da anlamak ve anlaşılmaktan geçer. Bütün sorun bu toprakların uygarlaşma diye bir derdinin olmamasıdır.
Şiddet ve baskı hiçbir sorunu çözemediği gibi sürekli bir kısır döngü yarattığından reddediyorum. Şiddet ve baskı belirli bir süre için korku yaratmakla birlikte bir süre sonar karşıtı için anlamsızlaşır.
Baskı kurmak kazanmak değildir, kaybetmenin başlangıcıdır.
Bu toprakların hukuki açıdan temiz bir sicili yoktur. “Ötekiler” için hukuki kırıntılara bile gerek duyulmamıştır. Muktedirin gücü her şeyin üstünde olmuştur. Muktedir değişse de bu kural değişmemiştir. Siz bakmayın “adalet mülkün temelidir” sözüne, aldanmayın. Adalet muktedirin iki dudağı arasında hep tecelli etmiştir.
Derin bir ahlaki çürümüşlük, vicdani körelmiştik ve karanlığın içinde çivisi çıkan bir yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz. Adaletin güvencesinin olmadığı ürkütücü bir yaşam…
Son söz;
Bir zamanlar orta doğu coğrafyasını kana bulayan diktatör Saddam Hüseyin’i hatırlayanlarınız olacaktır. Elma kokulu bombalarla binlerce insanın katliamını gözünü kırpmadan gerçekleştiren diktatörü. Sonu bir fosseptik çukurunda biten. Mahkemeye çıkarılan Saddam; adil yargılama istiyorum der yargıca. Yargıcın cevabı ibretlik olmalı hukukun herkese lazım olacağını; “sizi kendi kanun ve kurallarınıza göre yargılıyoruz.”
Sözün özü;
İhtiraslarınıza hukuki eşitliği kurban etmeyin. Her şeyin, herkesin bir sonu vardır. Sonsuzluk diye bir şey yoktur.