Bu haftaki yazımızın konusu Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları Genel Merkezi yayın organı olan Türk Yurdu dergisi Kasım ayı olan Türk üyesi Semih Yapıcı’nın “Türk Milliyetçilerine Güvenmek” makalesi olacaktır. Büyük özenle kaleme alınan bu makalenin ilginizi çekeceğine eminim.

Ulus –devlet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, insanlığın kendini anlamlandırma çabasında ulaştığı en kararlı aşama olarak karşımızda duruyor. Milenyumun başında küreselleşme, zaferini ilan etmiş; insanlık, devletlerin sınırlarının kalkacağı ve tüm toplumların barış içinde yaşayacağı bir hikâyeye inandırılmıştı. Ancak ardan geçen 25 yıl savaşlarla, insani krizlerle ve toplumların kimlik bunalımıyla doldu. Bütün bu buhranlardan sonra toplumlar bir çıkış noktası olarak yeniden milliyetçiliğe yöneliyor. Sınırların kalkması safsatası yüzünden ülkeleri bambaşka kültürden gelen ve geldiği ülkeye entegre olmaya pek de niyeti olmayan göçmenlerle dolan toplumlar milliyetçiliği yeniden keşfediyor. Geçen bin yılın sonunda milliyetçiliğin öldüğünü ilan edenlerin milliyetçilere yönelik ithamlarına ise kimsenin kulak astığı yok. Zira ulus-devlet, ‘’biz” duygusunu hukuki zemine taşıyıp, toplumun ait hissettiği kimliği siyasal bir forma kavuşturabilmesi bakımından toplumların kendi kendilerini yönetmesi için biçilmiş bir kaftandır. Çünkü ulu-devlet, yalnızca bir toprak parçası değil, o toprak üzerinde ortak bir kaderi paylaşan insan topluluğunu da temsil eder.

Devletlerin gerçek gücü, ordusunun demirinde veya hazinesinin büyüklüğünde değil, vatandaşların o ortak kimliğe duyduğu güvende yatar. İşte bu nedenle, ulus- devletin en sağlam temeli “güvendir”dir.; Vatandaşın devletine, devletin vatandaşına, milletin kendisine duyduğu güven. Türk ulus- devleti de bu güvenin, yüzyıllar süren çalkantıların ardından yeniden tesis edilmesiyle ortaya çıktı. Cumhuriyet, bu güvenin siyasal biçimi; Türk milliyetçiliği ise onun ahlaki ve fikri ruhu oldu. Cumhuriyetin kurucu kadroları, egemenliği yalnızca ve yalnızca Türk milletine devrederek bir tek rejime değil, insanın devlete kurduğu ilişkiyi de yeniden tanımladılar. Bu, sadece bir siyaset mühendisliği olmayıp aynı zamanda bir ahlak devrimiydi. Çünkü Türk milleti her ne kadar harp sahalarının gözü pek cengaverlerini yetiştiriyor olsa da uzun yüzyıllardır kendi kaderini yazamıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti ile Türk milleti kendi kendilerinin öznesi haline gelmişti. Türk milleti hayatına artık yönetilen değil, düşünen hükmedilen değil üreten, itaat eden değil sorgulayan bir topluluk olarak devam edecekti. D. edecek