Dünyada bir kum taneciği kadar hükmümüz ve değerimiz yok. Kendinden menkul güç gösterileriyle asırlardır insanlığın kanına gireriz veya girmekten zevk alırız. Utanç ile zevk yer değiştirdikçe küçüldüğümüzün, alçaldığımızın farkına varmayız. Yok, etmek için çırpınır dururuz. Niye? Bu sorunun cevabını ahh verebilseydim.

Ölümlü varlıklarız. Ömrümüzün süresi dünyanın yaşının zerreciği bile değilken, acelemiz niye? Asırlardır birbirimizi boğazlamaktan zevk alırız. İnancımıza, düşüncemize ters düşme pahasına öldürürüz. Ölümleri kutsar, ayinler düzenler, törenlerle lanetler okur, gözyaşlarımız dinmeden yine öldürürüz. Ayrıca ölülerin yerine yenilerini yetiştirmek için azgınca sevişir, ahlaksızca sevgi sözcükleriyle sarhoş oluruz. Yalan… Yalan… Bu kadar yalan birikince de gerçeği unutmak zorunda kalırız. Yaşattığımız korkunç dramları bakar kör misali izleriz. Sürekli intikam yeminleriyle ölümü düşünür ve uygularız. İnsanlığı; ikiyüzlülük, riyakârlık, sahtekârlık ele geçirmiş ve yaşam tarzına dönüşmüş durumda.

Şiddetin en alçaltıcısı olan savaşmaktan çekinmeyiz. Kılıçla, okla, yayla, tankla, topla, bombayla… Ne bulursak, hangisi çağa uygunsa onunla öldürürüz. Celladına aşık misali savaşa aşığız.

Savaş; delilikle, umutsuzluğun sahnelendiği trajik büyük bir sahnedir. Sahici bir deliliğin kıyasıya mücadelesidir. Aklın intiharıdır. Zafer mi, güldürmeyin. Ölümün, öldürmenin zaferi mi olur. Budalalarla felsefecilere hayali boş avuntularla oyalanmak için zaman doldurmaya yarar. Birilerini kendimize benzetmek veya gücümüzü kanıtlamak için yok etmeye çalışmak için enerjimizi harcamak zaman kaybı değilse nedir, sizce? İnsanlığa katkı sunmak, geleceğe iyiliği miras olarak bırakmak istiyorsak bu budalalıktan kurtulmamız gerekir.

Savaş; deliliğin, delirmenin zirvesidir. Savaş, insanın insanlıktan çıkma halidir. Acımanın, merhametin, vicdanın yitirilmesidir.

Savaş her şeyi yutar. Geride kalanları da; açlıkla, yoklukla, sefaletle terbiye eder. Hayatta ve ayakta kalmak için çırpınır insan, insanlık… Kendi içinde barındırdığı kötü insanların gerçek yüzlerini de ortaya seriverir. Fırsatçılar ortalığı ele geçirir. Çaresizler fırsatçıların insafına kalır. Semirdikçe güçlerinin sarhoşluğuyla meydan onlara kalır bir süreliğine. Lanet olsun onlara…Günyüzü görmesinler. Ömürlerince huzur bulmasınlar. Soyları tükensin ki; güneşin aydınlığı, ılıklığı bizlere, gezegenimize korkusuzca ulaşsın, ayrımsız ısıtsın.

“Binlerce, on binlerce genç insan; kadın, erkek bilemedikleri, ismini tam koyamadıkları bir savaşı sürdürüyorlardı.

“Özgürlük” için diyordu kimileri…

“Vatan savunması” diyordu öte yakadakiler. Kimin vatanını savunuyoruz diye düşünmüyorlardı.

“İnsan, kederi anlatabilir. Tanımayanı yoktur çünkü. Hayat herkese, ağır, hafif tattırır kederi.

Lakin evlat acısını kim anlatabilir ki?

O, insanın içinde patlayan bombanın dehşetini…

O, gürül gürül yanan bir odun sobasının ortasına atılıveren bedenin cayır cayır yanışını anlatmaya kelime var mıdır? Varsa bilen, ben bilmiyorum.

Ölüm etnik kimliği, dini inancı, ideolojileri ayırmaksızın, aynı şiddetle vurur herkesi!

Ananın milliyeti olmaz…

Anne, annedir… evlat, evlattır… ölüm, ölümdür… ötesi yoktur…”

Politikacıların; ihtiraslarının, sınırsız güç gösterilerinin, hamasetlerinin, cehaletlerinin yerine annelerin; içten gelen, saf, ölüme meydan okuyan, lanetleyen, yaşamı kutsayan sözlerine kulak verilseydi bu kadar acı, şiddet, savaş yaşanır mıydı diye sormadan edemiyorum.

“ Savaş vurguncuları, rantiyeciler, silah satıcıları, militaristlerin emirlerini hazır ol duruşunda dinleyen rezil politikacılar; daha çok kan, daha çok ölüm gerekir diye çığlıklar atıyorlardı.”

Savaş; sürekli bir tehdit halinin dışa vurumdur. Gücün ölüm aracına dönüşmesinin izahı için akla ihtiyaç vardır. İnsanın sürekli saldırgan bir dil kullanması ve saldırganlaşması aşağılık kompleksidir.

Kaynakların insanların ortak mutluluğu, refahı ve yaşanabilir bir dünyada yaşanması yerine yok etmeye, yıkmaya harcanmasının akılla izahı var mıdır?

Şiddet; insanlığın asırlardır miras bıraktığı en tehlikeli virüstür. İlacı ve tedavisi bulunmamış bu virüs nesilleri esir alırken sefillik dışında bir şey üretmiyor. Her sefillik sarmalı kendi karşıtını yaratıyor ve insanlığın mahvına yol açıyor. Geçmişin kitlesel kıyımları da “medeni” insana ders olmuyor. Çılgınlık her geçen zamanda “modern” silahlarla ölümü kolaylaştırmak ve süreklileştirmekten, deliliği derinleştirmekten başka neye yarıyor ki!” Nuh’un Tufanını” derinden yaşayan insanlığın ardılları da bundan sonuçlar, dersler çıkarmadı.

Nefret duygumu kaybetmekle birlikte savaşı her hatırladığımda tiksiniyorum insanlıktan, insanlığımdan. Koca koca akıllı olduğunu sanan, sandığımız insanlar utanmazlıkla ölüm makinesinin düğmesine basmaktan çekinmiyorlar. Sırça köşklerinde huşu içerisinde kendinden geçercesine tanımadıkları cesetler üzerinden “kahramanlık” nutuklarıyla salyalarını akıtarak savaşı haklı aştırmanın iğrençliğiyle konuşurlar tarih boyunca.

Bir halk; entelektüelleri ne öğrettiyse o kadar düşünür, rehberleri neyi gösterdiyse ona inanır. Bundandır halkın çoğunluğunun verdiği kararlar doğrudur saçmalığından uzak durulmalı. Otoriter yönetimleri ve yöntemleri yücelten de, sızlanan da o çoğunluk denen kalabalıklar değil midir? Bu nedenle çoğunluğun ferasetine inanıyorum söylemleri uyuşturucu bir safsata ve çaresizliğin ifadesidir, anlamsızdır. Büyük bir “kahramanlıkla” o savaş meydanlarına koşan kalabalıklar bir süre sonra çaresizliğin girdabında sızlanmaya başlar. Belki de yaşamın kalabalıklar dışında ve onlara rağmen şekillendirilip sürdürülmeye çalışılmasının gerçeğinde uzak oluşlarındadır. Ve tarih boyunca kalabalıklar sadece figüran olmuşlardır.

Binlerce yıla uzanan insanlık tarihinde yaşanan adaletsizlikler ve eşitsizlikler savaş aygıtının en önemli nedeni olmuştur. İnkâra, gaspa, talana, yağmaya dayanan ve kan göllerinin kurumadan yenilerinin oluşmasına yol açan bu cinnet halinden insanlık yorgun. Egemen olma düşüncesi ve amacı teknolojinin çağdaşlaşmasıyla iyice pervasızlaştı. Freni boşalan araba misali nerede duracağı bilinmeyen bir saldırganlıkla karşılaşıyoruz. Toplu ölümler ve öldürmeler olağanlaştırıldı. Bu delilikten, bu cinnetten kurtulmak zorundayız. Hiç birimiz güvende değiliz. En çokta saldıranlar korkuyorlar. Korkularını gizlemek için daha da acımasızca saldırıyorlar.

Bütün toplumlar deliler hapishanesindeyiz. Çılgınlıklarla çıldırıyoruz.