1925 yılında babam Derviş Özdemir Haymana’nın Karagedik Köyü’ne Aşiret Reisi Mustafa Bey’in konağına misafir olarak geliyor.
Aşiret Reisi Mustafa Bey ile akrabalık veya hısımlık bağımız var.
Mustafa Bey’in köstekli saati Çingeneler tarafından çalınıyor.
Olay şöyle cereyan ediyor. Çingeneler köyde çadır kurabilmek için Mustafa Bey’den özel izin istiyorlar, o da veriyor. Sonra çeribaşı ve adamları Mustafa Bey’in köstekli saatini çalıyorlar.
Saat de çok kıymetli, benzeri kimsede yok. Saati her yerde arıyorlar fakat bulamıyorlar.
Bunun üzerine civarda ne kadar köylü varsa, deve, at, eşek sırtında ya da yürüye yürüye Mustafa Bey’e geçmiş olsuna geliyor.
Bu sefer gelenlere sofra kuruluyor, develerine, atlarına ve eşeklerine yem veriliyor.
Bunlardan bir tanesi kendisini yerlerden yere atıyor, dövünüyor: “Bunu nasıl yaparlar! Ağamın saatini nasıl çalarlar!” diye diye hüngür hüngür ağlıyor.
Mustafa Bey işi gücü bırakmış onunla uğraşıyor, sakinleştirmeye çalışıyor, en sonunda bakmış olmuyor cebine biraz para koyuyor, adam ondan sonra susuyor.
Köstekli saat için neredeyse millî yas ilan edilmiş köyde.
Aslında Haymana’nın Karagedik Köyü önemli bir köy. Ankara’daki Bektaşlar Servisi’nin sahipleri buradan. Bir ara Man’ın ortaklığını da yapan Tevfik Ercan da köyün ikinci büyük zengini.
Babamın anlattığına göre Mustafa Bey İl Genel Meclisi üyesi oluyor. Sonra Millî Savunma Bakanlığı’nın büyük bir et ihalesine giriyor ama hesap hatasından ötürü iflâs ediyor.
90 bin dönümlük kuru çöl arazisi ise tapulu olmasına rağmen zaman içinde talan ediliyor. Mustafa Bey ise iflasından bir süre sonra hastalanarak perişan vaziyette vefat ediyor.
1965’de, 1966’da oğulları bize gelir giderlerdi. Bazen bizden 300-400 lira borç para alırlar, üç ay sonra geri verirken yanında koyun-kuzu da getirirlerdi. Dürüst, incelikli insanlardı. Bu sebeple babam onlardan hep sitayişle bahsederdi.
“ALAN DA NAMUSSUZ, VEREN DE NAMUSSUZ!”
Derviş Özdemir’in hayatında önemli yeri olan bir başka Osmanlı kadını da Gülizar Hala.
Vahit Özdemir: Dedemin herhalde amcasının kızıydı Gülizar Hala. Çok güzel Osmanlı kadını. Kurtuluş Savaşı sonrası memlekette erkek kalmıyor, halayı da çirkin, mendebur bir adamla evlendiriyorlar.
O günlerde Kırşehir’in Mucur Pazarı’nda karşılaştığı biri: “Gülizar Bacı, sen varlıklı bir aileye mensupsun, güzel bir kadınsın bu çondur adamı nereden buldun?” diye soruyor. O da içini çekiyor: “Ah, ah! Sorma emmioğlu! Kar yağdı kiriz avı oldu,” diye karşılık veriyor.
Belki bilirsiniz. Kar yağdığı zaman küçük köpeklere de gün doğar, onlar da kuş vs. yakalar. Buna “kiriz avı” denir. Sonra o çondur adam ölüyor, Gülizar Hala daha varlıklı bir adamla evleniyor, ondan bir oğlu oluyor. Topal Rüştü.
Babam bu Topal Rüştü’ye veresiye bir dor at satıyor. Fakat mali durumu bozulunca adam parayı ödeyemiyor. Babam borcunu tahsil edebilmek için birkaç kez evlerine gidiyor. Yine böyle gittiği bir gün kapıya Gülizar Hala çıkıyor: “Emmioğlu ne gelip gidiyorsun? Sen Hacı Mehmet Ağa’nın oğlusun. Varlıklısın. Bizde para pul yok. Sana biraz pekmez, kuru üzüm vereyim, al git!” diyor ardından hızını alamıyor ve ekliyor: “Alan da namussuz, veren de namussuz! Hakkını helal et!”
Pekmez ve üzüm sayesinde o kış nasıl rahat ettik. Hatta bizim amca çocukları geliyor, bizden pekmez üzüm istiyorlardı. Kışın; pekmez, üzüm, turşu önemli şeylerdir.
Hem bizim köyün rakımı yüksek, üzüm pek olmaz. Ürgüp, Göreme, Avanos civarı -ki biz oraya ırmak bucağı deriz- daha çukur, oralarda yetişir. Bir de bizim köylüler hayvancılık yapıyorlar, diğer işlerden anlamıyorlar.
Babam anlatırdı, gülerdik: 1910’larda bizim köyden yakın köylere yeşil soğan çalmaya giderlermiş.
Özlem Pekcan: Yeşil soğan o kadar önemli mi?
Vahit Özdemir: Önemli tabii. Yeşil soğanı yufkayla dürüm yapıyorlar, içine biraz peynir karıştırıyorlar. Mesela ben de çocukken dürümde kuru incir ve kuru üzüm olursa bayılırdım. Remzi adında Nevşehirli bir adam vardı. Başında fötr şapkayla dolaşırdı. Tahta kutularda incir getirirdi. Caminin oraya geliyor, bağırıyor: “Veresiye! Veresiye!” Sanki bedavaya veriyor. Herkes birer kutu alıyor. Herhalde on-on beş kilo. Harman zamanı elinde defterle ortaya çıkıyor, parayı topluyor. Veresiye falan kalmıyor!
Yine ben çocukken köye çerçiler geliyordu. Bunlara küçük seyyar AVM’ler diyebiliriz. Her şey var. İncik, boncuk, lokum, iğde. Kırık leblebi, keçi boynuzu. Leblebiyi görseniz, yemezsiniz, bildiğiniz kırık. Para yok tabii, karşılığında yün alıyor. Terazinin bir kefesine yünü koyuyor, diğerine kırık leblebiyi. Biz de tabii akıllıyız ya; koyunlardan yün kırpıyoruz, içine kum karıştırıyoruz. Bazıları hafif su döküyor. Adam bunu biliyor ama zaten leblebi çok ucuz, göz yumuyor. Ayrıca yumurtayı da öyle veriyor. Tereyağı, peynir varsa çerçi için büyük nimet, para pul mühim değil.
İnsanlar o zaman daha mı mutluydu? Bize mi öyle geliyordu? Köy düğünlerinde farklı köylerden misafirler geliyor, imkân yoksa bile köylüler evlerine 5-6 kişi götürüp ağırlıyorlardı. Bulgur pilavı, mantı ikram ediyorlardı. Muntazaman et bulunmazdı. Genellikle tike dediğimiz kurutulmuş et vardı, o da herkeste olmazdı. Ya hayvan ot zehirlenmesinden ya da hastalanıp ölecek ancak öyle. Biraz da kültür meselesi. Adamın 50-60 koyunu var diyelim, iki ayda bir koyun kesip yiyebilir. Onu da yapmıyor. Hayvanın illa ölecek hâle gelmesi lazım. Tam ölmeden kesiyor, kanını akıtıyor, öyle yiyorlardı.
Kıran gelir ya tavuklara, hemen hepsini peş peşe kesip kazanda kaynatıyorlardı. Hep yiyorduk. Şimdi bir sürü hastalık çıktı, o zaman bir kıranı bilirdik, onda da tavukları yerdik. Bir şey olmazdık.
NEREDEN NEREYE?
NOT: Editör Özlem Pekcan tarafından kaleme alınan Çarıklı Diplomat kitabından alıntıdır.(devam edecek)