Mensup bulunduğum müesseselerden birinde tamir yapılıyordu:
--- Olmamış! dedim.
Müteahhit sordu:
--- Nedir olmıyan?
--- Şu basamak çarpık düşmüş!
--- Ya… Pekâlâ beğim… (Çırağa seslendi:)
--- Ver şu kazmayı.
Bir iki çaldı. Bana dönerek:
--- Oldu mu?
Gözlerimi kıstım. İstikâmete baktım:
--- Oldu gibi…
--- Şimdi içiniz rahatladıysa, bana da ne mutlu… Çünkü buradan her geçişinizde “Şu basamak çarpık!” diyecektiniz…
Bu zarif ruhlu adama muhabbetle bakarken, o, tatlı tatlı güldü:
--- Hakikati sorarsanız, sizinkisi vehimdi. Bu basamağın ölçüsü tamamdı. Ben, kazmayı taşa değil, boşa vurdum. Ortada sizin hayalinizdekinden gayri değişmiş vaziyet yoktur.
Bir de hikâye anlattı:
Mimar Sinan, Süleymaniye’yi yaparken, mahalle çocuklarından biri ortaya bir laf atmış:
--- Eyvah… Çarpık!
--- Nedir çarpık olan, evlâdım?
--- Şu minare.
Çocuklar, üşüşmüşler. Hepsi istikamet almış. Kimi, evvelâ:
--- Doğru yahu!, diyecek olmuş.
Sonra, hep birlikte cumhura uymuşlar:
--- Mimar Sinan minarelerden birini çarpık yapmış.
Kalabalık artmış. Hep istikamet alarak, tek gözlerini kapıyarak, tereddütle, teessüfle bakıyorlarmış. Koca üstadın da kulağına haberi ulaştırmışlar. Üstad, celâlli olan padişahın hışmından ürkmüş. Ya o dahi bu tevatüre inanırsa.
Kalabalığa sokulup, hemen kancalar, urganlar ısmarlamış:
--- Takın kancaları şerefeye… Verin halatların ucunu evlâtlarımın eline… Asılın bre çocuklar pir aşkına. Şu çarpık minareyi düzeltelim… Heyamola yısa!...Sâyiniz meşkûr olsun. Galiba, elbirliğiyle düzeltebildik… Şavullayın.! İstikametten bakın… Doğruldu mu?
Evvelâ biri, sonra üçü, sonra hep birlikte el çırpmışlar:
--- Düzelttik, Sinan Baba… Artık minare doğru…
--- Eliniz derd görmesin çocuklar… Dağılın artık.
Ve dağılmışlar… Ve Sinan’ın eseri hakkında o günden sonra “çarpıktır!” diyen olmamış…
Cemiyet binasında da mütemadi çarpıklıklar görüp söyleniyoruz. Bunu, sabit fikir haline getiriyoruz. Bir çocuk, beş çocuk, derken bütün mahalle elif gibi minarenin etrafında toplanıyor:
--- Çarpık bre!
--- Çarpık more!
---Tabii çarpık!
Ah, ne olurdu, sırf bir rüyet hatasından ibaret olsaydı, bir kanca, bir halat uzatılıp “Heyamola yısa, oldu bitti çocuklar!” la iş tatlıya bağlansaydı.
Fakat:
--- Karnım ağrıyor, anne.
--- Bir dua okuyayım, şifayı bulursun oğul.
--- Duayı okudun, karnımın ağrısı geçmedi, anne!
Hakikat budur: Çok insanın derdi realitelere dayanıyor. Kiminin karnı aç, kiminin girdisiyle çıktısı birbirini tutmuyor. Doluya koyuyorsun olmuyor, boşa koyuyorsun dolmuyor.
Acı şeyler. Halûk, fakat gerçek…
*
Türkiyemizde, “Minare ve Kılıf” nüktesi olduğunu da unutmamalı.
[Bu yazı 1949 yılında Akşam Gazetesinde Vâlâ Nureddin’in köşesinde yayınlanmıştır.]
**
Saklı Kalan Şiirler köşemizin bu haftaki misafiri Ahmet Nadir Caner. Şair’in 1958 yılına ait şiirini yayımlıyorum:
BİR BÜYÜK BOŞLUK
“Gün yeni yeni ışıyordu bir büyük kentte
Ellerindi bana alabildiğine içten uzanan
Mevsim neydi anımsamak öylesine güç ki
Bir büyük boşlukta başlıyordu zaman.
Güneş yalap yalap ortalıktaydı
Gözlerindi bana öylesine anlamlı bakan
Kaç yıl oldu, belleğim sanki yitik
Bir büyük boşlukta büyüyordu zaman.
Kör bir karanlık çöktü yöreme birdenbire
Saçlarındı sanki her şeyi aydınlatan
Yaşanmış, yaşanmamış gibi her şey
Bir büyük boşlukta bitiyordu zaman.”