Avrupa Birliği serüvenimiz 1961 yılında başladı. 43 yıllık bir ömür. Dile kolay! Bu süreçte ülkemizde de dünyada da büyük gelişmeler, değişimler, dönüşümler oldu. Teknolojide akla hayale gelmeyecek yenilikler oldu. Dünya bilgisayar çağına girdi. Büyük bir teknolojik devrim. Ülkemizde de hukuk devleti, anayasal haklar, insan hakları açısından büyük gelişmeler oldu.
Ne yazık ki insan yetiştirme düzenimizde büyük gelişmeler, ilerlemeler olmadı. Hatta eğitim seviyemiz gittikçe düştü. Okullaşma oranı, üniversitelerimizin sayısı arttı ama insan kalitesi düştü. Siyaset dünyasının "politikacısı" ayağa düştü. Devlet ve kamu yöneticileri zayıfladı.
Bir süre önce Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden sorumlu üyesi, daha doğrusu komiseri Günter Verheugen ülkemizi ziyaret etti. Sanki Türkiye'nin ikinci başbakanı! Özellikle Diyarbakır'da incelemelerde bulundu. Köylere kadar gitti. Neden Diyarbakır'ı seçti dersiniz. Bu konu, AB'nin eskiden beri peşine düştüğü güdüm: Kopenhag kriterlerinin, emirlerinin yaşama geçirilip geçirilmediği!
İnsan haklar, hukukun üstünlüğü, ana dilde eğitim, demokratik gelişmeler. Asıl amaçları, bu kriterleri kullanarak Türkiye'nin bölünmesini sağlamaktır. Sevr anlaşmasının yeniden yürürlüğe konmasıdır. Yarın, "Kürtçe'nin resmi dil olmasını, öbür gün, ayrı bir bayrak, ayrı bir başkent, ayrı bir devlet" isteyeceklerdir. İstekleri bitmeyecek! Çünkü Batı, Türkiye'de "Milli Devlet" geleneğini yıkmaya, yıktıkça da içten ele geçirmeye çalışmaktadır. ABD'de bu konuda AB ile aynı telden çalmaktadır. Her iki güç de bölücü örgüte, örgütlere destek vermektedirler! Geçenlerde Emekli General Osman Pamukoğlu açıkladı bir konferansta "dağdaki PKK'lının elinde Sevr haritaları bulunuyor. Sevr'in haritasını bizim müsteşarlarımız, generallerimiz bile çizemez. Nerede terör varsa orada siyaseten destek vardır" dedi.
- İnsanlarının can güvenliği tesadüfe kalmış, terör nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 30 bin civarında, askerlerin, yurt-taşların, kadınların, çoluk çocuğun, yaşlın gencin... güvenlik görevlilerin öldürülmüş. Cinayet şebekelerine destek vermenin demokrasiyle, hukuk devletiyle, insan haklarıyla alakası yoktur. En önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de öyle yazıyor. Yaşama hakkı olmadan hiçbir hak gelişemez.
- Siyasi iktidar türlü yöntemlerle "şeriat" hukukunu kaşımaktadır. Başbakanın, bakanların karılarının giyimleri, giyim tarzları AB'ne uygun değil, eğitiminizdeki uygulamalarda aklın ilkelerinin yerine, bilimin yerine teolojik ifadeler kullanılıyor.
- Hastanelerde irtica kol geziyor. İrtica hükümete yön veriyor. Türbanlı doktorlar erkek hastalara, irticacı erkek doktorlar da bayan hastalara bakmak istemiyorlar.
Bu gidişin sonu, Türkiye'nin İran'a dönmesidir!
Avrupa Birliği'nin adamlarının Avrupa Parlamentosunun görevi bu eleştirileri yapmak olmalıdır. Bölücülüğü kaşımak değil. İrticayı okşamak değil! AB'nin her dediğini yapmak, onlara boyun eğmektir. Bağımsızlıktan her gün bir parça koparmaktır. Gide gide, kapitülasyonları geri getirmektir. Ortaklık, eşit koşullarda olur. Ortaklık ile uşaklığı birbirinden ayırmak gerekir.
"Zina" meselesine hukukî açıdan bakamayanlar buna dinsel siyaset açısından yaklaştılar. Birbirinden asla koparılamayan iki kavrama sığındılar: Türklük ve Bağımsızlık! Ne yazık ki bundan da AB'nin ağalarının etkisiyle hemen çark ettiler. Akla, bilime dayanmayan metot, "metot" değildir.
Bence, AB'ye böylesine boyun eğerek, ezilip bükülerek, AB üyelerinin her dediğini yaparak girmektense girmemek daha hayırlıdır.
Biz Atatürk döneminde yokluklardan, darlıklardan yepyeni, bağımsız, başı dik bir devlet ve özgür bir halk yaratmış bir milletiz. Rüzgârın etkisiyle bir o yana bir bu yana sallanan buğday başakları gibi olmamalıyız. Tarihimizde Atatürk'ün damgası var. Türkiye'nin jeopolitiği, hiçbir AB ülkesine benzemez. Biz, genel içerisinde özel kalmaya mecburuz. Bağımsızlıktan, özgürlükten ödün vermeden Japonya'ya da Çin'e de gideriz. AB'ye de gireriz.
Unutmayınız. Verheguen, şehitlikleri, gazileri ziyaret etmiyor. Hatta bir gazetecinin "- Son bir ayda 20 kişi teröre kurban gitti. Ne diyorsunuz" sorusuna, "o konu benim işim değil" (!) yanıtını verdi.
Eylül-2004