YAZMANIN HAZZI

Yazar olmaya sürükleyen en önemli nedenler; düşüncelerimi, bilgilerimi ve ütopyalarımı paylaşma isteğidir. Bu paylaşımların insanların hafızasına akması ve gerektiğinde soru işaretleri bırakması içindir. Ayrıca elimdeki tek ve yegâne gücün düşüncelerim olduğuna, bu gücün sonsuzluğuna ve ulaşılmazlığına inanıyorum. Düşünce gücündeki yıkımın ve onarımın iç içe oluşunun çelişkisiyle de olsa paylaşımın ve sonraki nesillere aktarılmasının önemine işaret etmek istiyorum.

Düşüncenin gelişimi, değişimi ve yeniden üretim aşamalarında geçirdiği ortaya çıkışı ve miras olarak kalmasının etkisinin varlığını kabulleniyorum. Bizi sürekli sorgulamalara ve arayışlara sürükleyen merakın ardındaki gizemle, şüpheci yaklaşımla geçmişe yolculuklar yapmayı seviyorum. Bu nedenle düşüncelerimin geleceğini oluştururken geçmişin izlerini takip ediyorum. O takibin bilinmez, fark edilmez dokunuşlarını görmek ve geleceğe taşımak arzusudur beni yazmaya yönelten.

Düşlerinizi süsleme sanatından yoksunsanız, hayal gücünüz zayıfsa ve ütopyalarınız yoksa düşüncelerinizi yazıya dökmeyi boşuna denemeyin. Çünkü sözcüklerin bir süre sonra kendiliğinden grileştiğini, solgunlaştığını ve ölmeye başladığını göreceksiniz. Sorun sözcük dağarcığınızdan da öteye sizin ifade edecek sözcüklerle diyalogunuzun yetersizliğine uzanır.

Şöyle bir yanlış sonuca da ulaşmanızı asla istemiyorum. Yazar; düşler ülkesinde, hayal dünyasında, ütopyaların çıkmazında yaşayan iflah olmaz bir söz budalası değildir. Yazar bir söz ustasıdır. Sözcükleri ilmek ilmek incelikle dokuyan, onlara ruh ve anlam katan söz cambazıdır. Sözcükleri kullanırken sonraki nesillere bırakacağı mirasın etkilerini de, katkılarını da düşünerek yazma sorumluluğunda, bilincinde olmak zorundadır. Yazıların; sözcüklerin peş peşe sıralandığı anlamsız, günün ruhuna uygun olmasıyla ilgilenmez. Popüler olmak, ünlenmek diye bir dertle yola çıkacaksanız oturun oturduğunuz yerde, belki orası daha rahat, sıkıntısız ve zahmetsizdir. Asırlar sonrasının nesillerine ulaşmaksa çabanız doğru yoldasınız. İnsan ruhunun geçmişinden bugüne uzanan serüveninde yer almanın hazzı ve yüceliği sarar benliğinizi. O ruhun heyecanı ve coşkusu sizi sürükler götürür kendi dünyasının derinliklerine, yoğunluklarına…

İnsanın hikâyesini belirleyen iki temel duygu vardır; aşk ve acı. Yazar bu iki duygudan yola çıkarak yolculuklarına çıkar. Hikâye bu kadar basitse binlerce yıldır, binlerce kitabın yazılmasının anlamı yoktur itirazınızı duyar gibiyim. Ancak şu gerçeği unutmadan yolculuğumuzu sürdürürsek sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz. Her hayatın hikâyesi farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, farklı ruhlarda geçtiğinden yaşanmışlığı da farklıdır. Okuduğumuz kitapta kendi hikâyemizi gördüğümüz düşüncesine sürüklensek de aslında o bizim ruhumuzun aşklarını ve acılarını yansıtmaz. Biz onunla özdeşleşme duygusuna kapılır veya kendimize orada yer bulmak isteriz. Yazılan, yaratılan her eser birilerine veya çağlar sonrasının yazarlarına ilham kaynağı oluştursa da yeni bir tarz, format, kurgu ve sunuşla karşımıza çıkar.

Aşk ve acı… Yaşama başlamanın bilinmez aşkı ve öleceğini bilmenin acısı. İnsanın hikâyesi bu iki zaman dilimi arasında çıkar. Doğarken bizi aşkla karşılayan insan, ölürken acıyla uğurlar. Karşılamalar ve uğurlamalar için zamanlar, mekânlar değişse de simgesel törenler yapmaktan kaçınmaz. Kültürel farklılıklar bu ritüellerin yapılmasında belirleyicidir. Yazar bu farklılaşmaların yarattığı olumlu veya olumsuz etki ve sonuçlarından yola çıkarak insanın ruhunda yarattığı değişimlere uzanmaya çalışır.

Her uzanış farklı hikâyelerin anlatılmasına, aktarılmasına vesile olur. Bu miras bizi yeni arayışlara yöneltir. Karmaşadan, kargaşadan daha sakin bir hayatın oluşmasına kaynaklık eder.

“Bir yazar içerikteki şairane bakış açısını geliştirmiş olsa da bir eserini değiştirerek yeniden yayımladığında aslında ona zarar vermiş olur.“ Yazarken bu ilkeden ilk yazdığım metinde çok az değişikliklere giderim. O anın duygu seli ve düşünce yoğunluğu içerinde aktarılan sözcüklerin beni yansıttığına, ifade ettiğine inanırım. Ayrıca sanatın değişik alanlarına ilgiyle bakarak metni zenginleştirmeye çalışırım. “Sanatın her dalı bilimsel düşünmeyi kolaylaştırır ve insani ilişkilere estetik anlam katar. Sanat insanı insana insanca anlatabilmenin en köklü yoludur.”

Sanat ve sanatçıya verilen değer o toplumun uygarlığa katkısının ölçütü sayılır. İnsanlık tarihi sanatçıların miraslarının zenginliğinin eseridir. Her bırakılan miras --ki ben buna emanet diyorum-- geleceğin inşasında önemli bir katkıdır. Sanat ve sanatçıya saygı o toplumun saygınlığının ölçüsüdür. Sanat ve edebiyat konusunda yetenekli olan insanların bu özelliklerinin bir sorumluluk olduğuna inanmaları halinde daha üretken ve yaratıcı olacaklarına inanıyorum. Ayrıca bunu bir ayrıcalığa dönüştürmeden anlayışlı davranmaları durumunda verimli olacaklarını düşünüyorum. Hiçbir şey kendiliğinden oluşmadığından bu yeteneklerini toplumsal sorumlulukla sürdürmeleri gerekir.

İnsan olarak var olmamızın, bu gezegene atılmamızın bir gerekçesi ve amacı olmalıdır. Gerçekleştirdiğimiz şeyler küçük, önemsenmez gibi görünse de insana aitse ve insana dokunuyorsa anlamlıdır. Kendimle buluşmak, başka insanlara ve hayatlara olumlu yönde dokunmak mutlu ediyor. “İnsan bir kez kendinden vazgeçince tamamen kayboluyor.” Bu kayboluşu engellemek için edebiyatın; o naif, o nezaketli, o cefakâr, o vefakâr, o meşakkatli, o yoğun ve yorucu, o zehirli alanında tutunmaya çalışıyorum. Her tutunma çabamın eksilmeden çok, çoğalmaya sürüklendiğinin bilinciyle üretme amacındayım.