SOĞUK MEVSİM ZAMANI ZAMAN ÇOK AĞIR

Konu çok azizim.

Asırlık zeytin ağacı yaprağı sayısınca.

Her şey ayna duruluğunda.

Eleştiri ve mizah ağrı gibidir.

Var olan arızaları gösterir...

Buradan esinlenerek devam ediyorum.

Gaipten dualı, Allah dostları vesilesiyle hissedilen ilahi rayihaların sardığı Memleketim ne baharı ne de yazı yaşıyor.

Mevsim olarak sonbaharı yaşıyor. Her yerde bir renk solgunluğu hâkim.

Uzak yakın fark etmiyor.

Kendi içinde enginar yaprağı gibi katlanarak açılıyor.

Görmemek, zaman çukuruna gömmek olur düşüncesindeyim.

Bir insanın yaşamı, içinde yaşadığı zamandan soyutlanamaz.

Geçen hafta iki günlüğüne oğlum İbrahim ile birlikte İstanbul’daydık. Yol boyunca canlı sarı rengi ile mutluluk ve iyimserlik yansıtan, insanlara moral ve umut veren hardal çiçeklerine hayran kalarak 5 saatte yol aldık. Bu hayranlığım,

Beş günlük İstanbul seyahati boyunca birkaç semtte gördüklerimle zıtlığa dönüştü.

Selen rehberliğinde,

Bacanak ve ben; Bayrampaşa,

Eminönü, Karaköy ve Karaköy'le Eminönü'nü birleştiren köprü civarında dolaştık.

Sokaklarda titreşen sözcüklere kulak verince Türkçemizin ne kadar sessizleştiğine şahit oldum.

Geldiğimiz nokta:

Tarihine küsen, geçmişini unutan, ailesine, mensup olduğu milletine, öz değerlerine yabancılaşan ve gayesi olmayan insanlar topluluğu.

Kusurlar kendi ıslahımızı mecbur kılıyor...

Öncelikle İstanbul'un her ayrı semtine, oranın tarihini bilen birer Sosyolog, görevlendirilmeli ve her beş yılda bunların vereceği bilgiler değerlendirilmeli.

Trafiğini ise nasıl anlatayım bilmem ki?...

Hele motorlar vızır vızır...

Çok değil, iki yıl sonra Hindistan’a dönüşecek gibi...

Yok be yahu ...

Demenin zamanı değil.

Dönüşüm hızlı.

Algı ile neler gündemin gerisine itilmeye çalışılıyor?

Düşünme ve önlem alma zamanı.

☆☆☆

Ekonomi:

"Masada dört kişi oturuyor. Biri tek başına koca bir danayı yiyor, diğerleri açlıktan kırılıyor. Ama istatistik ne diyor? “Kişi başına çeyrek dana düşüyor, herkes tok!”

Hadi oradan!

Deme zamanı.

☆☆☆

Mizah:

Rahmi Koç aslında bilinen çok anlatılmış bir fıkrayı anlatıyor, kıyamet kopuyor...

Peki Laz fıkralarını, Kayseri fıkralarını, Bektaşi fıkralarını da anlatmaktan, yazmaktan vaz mı geçelim?

Bu tuhaflığı bir mizah sever olarak ret ediyorum.

Zira yaşanılanlar haddinden fazla tuhaf.

Olanlara duyarsızlık nereye varır?

Tuhaf hadiselerin fuarındayız.

Hangisini sayalım.

Sanki pazar yeri kalabalığının uğultusu içinde yaşıyoruz ve duymuyoruz, sağırlaşıyoruz.

Ya uyutuluyor ya avutuluyoruz.

☆☆☆

Nesil:

Bir nesil sokaklarda büyüdü, bir nesil televizyon karşısında büyüdü. Şimdi ise bir nesil avuç içindeki ekranların içinde büyüyor.

Yıllar sonra bunun bedelini nasıl ödeyeceğimizi henüz bilmiyoruz.

Günümüzde de birçok aile çocukları sıkılmasın, ağlamasın veya uslu dursun diye daha küçük yaşlardan itibaren ellerine telefon tutuşturup kendi geleceğini duyarsızlaştırıyor.

Her farkında olmadığımız şeyle aslında bir farkındalık kaybediyoruz...

☆☆☆

Nüfus:

Birçok kavram günlük dilde o kadar sık kullanılmaya başlandı ki çoğu gerçek anlamını kaybetti.

Türkiye yıllarca genç nüfusuyla övündü. Avrupa yaşlanırken biz “genç ve dinamik ülke” olduğumuzu söyledik. Ancak son açıklanan TÜİK verileri artık başka bir tablo gösteriyor.

2025 yılı itibarıyla

Türkiye’de 15-24 yaş arası genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yüzde 14,8’e geriledi.

2040 yılında genç nüfus oranının yüzde 12,2’ye kadar inmesi bekleniyor.

Zaten nüfusun bir kısım da kedi-köpekle yaşıyor.

Bu sadece bir nüfus meselesi değil. Bunlar aynı zamanda bir yaşam tarzının tamamen değişmesi demek.

Sevgi ve saygılarımla.