İnsanlık tarihi boyunca sırtımızı dayadığımız iki devasa güç var: Biri bizi doğuran, büyüten, sofrayı kuran kadın; diğeri ise üzerinde yürüdüğümüz, ektiğimiz, bizi besleyen doğa. İlginçtir ki, bu iki varlık sadece yaşamın kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda modern dünyanın "görmezden gelme" ustalığından da payına düşeni fazlasıyla alıyor.
Bugün pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz o yeşil alanlar ya da evimizin içinde durmaksızın dönen o görünmez çarklar, aslında birbirine çok benzeyen bir sömürü hikayesini fısıldıyor.
Veren Ama Karşılığını Alamayan İki Varlık
Doğa, ona hiçbir şey vermesek de bize cömertçe sunar. Havayı temizler, suyu arıtır, toprağı bereketlendirir. Biz ise bu devasa hizmeti "bedava" ve "sonsuz" sanırız. Ekonomik tablolarımızda ormanların oksijen üretimi bir kalem olarak yer almaz; ta ki o orman kesilip kereste olana kadar. Yani doğa, ancak "tüketildiğinde" bir değer kazanır.
“Çalışmayan kadın yoktur; emeği görmezden gelinen kadın vardır. Çünkü kadın çoğu zaman iş değil, yük taşır; ama adı yine de ‘çalışmıyor’ olur.”
Kadın emeği de tam olarak bu noktada doğayla kader birliği yapar. Evin içindeki bitmek bilmeyen düzen, çocukların bakımı, yaşlıların gözetilmesi ve o evin "yuva" olmasını sağlayan duygusal işçilik, çoğu zaman ekonomik bir veri olarak kabul edilmez. Tıpkı yağmurun yağması gibi, kadının o işleri yapması da "doğal bir görev" olarak görülür. Ücretlendirilmez, sigortalanmaz ve en acısı; yokluğu fark edilene kadar varlığı takdir edilmez.
*"Zaten Yapmalı" Yanılgısı*
Neden bu kadar hoyratız? Çünkü her ikisinin de emeğini "karşılıksız bir kaynak" olarak kodladık zihnimize.
Toprak küsse de baharda yine çiçek açar diye düşündük.
Kadın yorulsa da sofrayı yine kurar diye bekledik.
Bu "zaten yapmalı" algısı, emeğin üzerindeki en büyük perdedir. Bir ağacın gölgesini bedava sanmakla, bir kadının ev içindeki mesaisini "sevgi borcu" saymak aynı madalyonun iki yüzüdür. Her ikisi de sömürülürken sessiz kalır, ancak her ikisinin de sabrı tükendiğinde fatura tüm insanlığa kesilir. Doğa iklim kriziyle, toplum ise çöken aile yapıları ve mutsuz bireylerle bu ihmalin bedelini öder.
Kıymet Bilmek Bir Tercih Değildir, Zorunluluktur
Artık bu "gönüllü kölelik" illüzyonundan uyanmamız gerekiyor. Doğanın sunduğu hizmetlerin bir sınırı olduğu gibi, kadının karşılıksız bıraktığımız emeğinin de bir onuru ve değeri var. Birini korumak, aslında diğerini de savunmaktır. Ekolojik dengeyi savunurken kadın haklarını, kadın emeğini savunurken doğanın haklarını dışarıda bırakamayız.
Çünkü toprak ana ile evdeki ana, aynı hoyratlığın kurbanıdır. Ve her ikisi de sadece tüketilmek için değil, saygı duyulmak ve yaşatılmak için buradadır.
Yani demem o ki; Ne doğa bizim mülkümüzdür ne de kadınlar dünyanın karşılıksız hizmetçisidir. Emeğin değerini, o emek henüz tükenmeden bilmek zorundayız. Çünkü daha adil ve daha nefes alınabilir bir dünyanın başka bir yolu yok.