Hâlid bin Velîd (r.a.), İslam'ı kabul ettikten sonra katıldığı savaşlarda gösterdiği cesaret, strateji ve kararlılıkla düşmanları tarafından "yenilmez" olarak görülmeye başlanmıştı. Girdiği hiçbir savaşta geri adım atmıyor, en çetin anlarda bile sarsılmıyordu. Bu hâli, onun gücünün sadece askerî kabiliyetten mi, yoksa inandığı dinden mi kaynaklandığını merak ettiriyordu.
Rivayetlere göre, Bizans tarafıyla yapılan görüşmelerden birinde karşı taraftan biri ona meydan okuyarak şöyle dedi:
"Sen Allah'ın seni koruduğunu söylüyorsun. O hâlde şu zehri iç de görelim."
Getirilen zehir, o dönemde bir damlası bile öldürücü olduğu bilinen son derece güçlü bir zehirdi. Oradakiler, Hâlid bin Velîd'in tereddüt edeceğini düşündüler. Ancak o, ne elinde bir titreme gösterdi ne de yüzünde bir endişe belirdi.
Zehri eline aldı ve rivayetlere göre şu duayı okudu: "Bismillâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil-ardi ve lâ fis-semâ', ve huves-semî'ul 'alîm.”
Yani:
"Yerde ve gökte O'nun ismiyle hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah'ın adıyla.
O, her şeyi işiten ve bilendir."
Ardından zehri içti.
Herkes nefesini tutmuştu.
Fakat hiçbir şey olmadı.
Ne bedeni sarsıldı ne de sağlığına zarar geldi.
Bu olay, orada bulunanlar için büyük bir şaşkınlık oldu ve bazı kimselerin İslam'a yönelmesine vesile olduğu rivayet edilir.
Bu olayın verdiği derin mesaja baktığımızda şunları görürüz:
•Zehir öldürmez, ecel öldürür.
•Kılıç yaşatmaz, takdir yaşatır.
*Koruyan zırh değil, Allah'a tam teslimiyettir.
Yani Hâlid bin Velîd (r.a.)'in gücü bedeninde değil, tevekkülünde ve imanında idi.
Nitekim ömrünün sonunda yatağında vefat ettiğinde şu meşhur sözü söylemiştir:
"Vücudumda kılıç ve mızrak izi olmayan yer yok; ama ben yatağımda ölüyorum. Korkakların gözleri aydın olsun..." Bu söz, onun şehadeti arzulayıp da Allah'ın takdirine razı oluşunun en çarpıcı ifadesidir.