Yazacağım olay Epstein dosyası ile ilgili değil. Olay doğrudan bizimle ilgili, bilinmeyen, yazılmayan, yazılamayanlarla, unutulanlarla ilgili...
Devletimiz ferman çıkartmış, tebaadan askerlik çağı gelen Müslüman, Türk/Türkmen gençler askere alınacak. Gayrı müslim; Rum, Ermeni, Yahudi’ler ve hani türkülere konu olan "zenginimiz bedel verir askerimiz fakirdendir..." hesabı ile bedel verecek gücü olmadığı gibi ne de askerlik birde öşür vergisi dışında kendisini hiç hatırlamayan devleti vatan savunmasına ihtiyaç duyduğunda hatırladığı Çoban Türk askere alınır. Askere alınan fukara Türk'ün geride kalan eşi, yavuklusu, yaşlı ana, babası ne edecek nasıl hayatını idame ettirecek askere çağıran mülkün sahibinin umurunda değildir. Mülkün sahibi boğaza nazır sarayında haremde ki cariyeleri, nikahındaki onlarca hanım sultanları yetmezmiş gibi onaltılık yeni yetme, teni taze yeni hanım sultanlarla nikah, gerdek ve işret alemlerinin sarhoşluğundadır. Mülkün sahibi saltanat ailesinden hiçbir fert mülkünün kaybolma riskinde kendi bir eli yağda bir eli balda dedikleri hayatlarından fedakârlık etmezler.
İşte bu vaziyette Kırşehir'in Yağmurlunun yedi pare köyünden de davul zurnalarla askerler arkalarında bıraktıkları anaları babaları, kavim kardeş, yavuklu, daha kokusuna doyamadıkları çocukları, gözü yaşlı karnı yüklü daha birbirine doyamadıkları eşlerinin el alemden sakladıkları gözyaşları ve hüzün dolu gönüller ama erkek olmanın verdiği sorumluluk ve gururla bilinmeze giden ayaklarını sürükleyerek uğurlanırlar. Zannetmeyin ki bugünkü gibi arabalar, otobüsler, trenler, uçaklar yoktur. Şubeden aldıkları sülüs ile toplanan gençler bölük bölük askerlik yapacakları kıtalarına sevk olunurlar. Yolun çoğunu yayan yapıldak, delik çarıklar ile diyar diyar dağılırlar. Dedemin babası anne dedemin kardeşi Osman oğlu Bekir İstanbul Hadımköye, kardeşleri Ömer Çukurova ya Adana'ya, diğer iki kardeşi Yağmur ve Baran'da doğu cephesi Erzurum'a sevk olunur. Dedelerimden dördü de dönemez cephede kalır artık Şehit midir Niyazi'mi olurlar kaydı yoktur.
Yine Yağmurlu Sayobasında Ahmet ile Yağmurlu Armutlu'dan Yusuf'a hani bugünlerde hit olup popülerleşen Saray erkanını da keyiflendiren "Kabede hacıları..." ilahisine konu olan hicazda kutsal mekanları koruyan bir kalede vatan savunmasına katılırlar. Devir kötü zamanda Osmanlı'nın tüm cephelerden saldırı altında olduğu birinci cihan harbi zamanıdır. Devlet-i Aliyye yüzyılların kötü yönetimi ile levazım, lojistik, ulaşım ve de askerin silah gereksinimlerine cevap vermekte zorlandığı bir acziyet içindedir. Millet-i Sadıka dedikleri Ermeniler Ruslarla bir olup doğuda, Batı’da Balkanlarda Rum’u, Bulgar’ı, Yunan’ı, Sırp’ı, Arnavut’u, Kavm-i Necip dedikleri Arap’ı da güneyde Süveyş, Mısır, Filistin/Gazze, Suriye, Irak, Basra, Yemen ve de hicazda İngiliz'le birlik olmuş Etrak-ı Bi idrak (akılsız, idraksiz, kaba Türk) dediği askerlerimizin kimi zaman pusularda yollarda, kimi zaman dinamitleyip patlattıkları hicaz demiryolunda, bazan arkasından çevirip sırtlarından, hatta hastanede hasta, yaralı askerlerin koğuşlarında karınlarını deşip, Müslümandı, din kardeşiydi demeden Halife’miz efendimizin düşmana cihat fetvasına rağmen katliamlar yapıyorlardı.
Bugünkü gibi haberleşme imkanları da olmayan insanlarımız neler yaşandığından ancak savaşlar bitip Mondros mütarekesi ile teslimiyet ve Sevr anlaşması ile terhis edilip dönen ya da askerden kaçıp gelen kaçakların anlattıklarından memleketin düştüğü vahim tablo ve askere gidip dönemeyen yakınlarından haber alma imkanına kavuşurlar.
Daha sonradan şimdilerde sövmenin hakaret etmenin pirim sağladığı Mareşal gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının bugün kıymetinin bilinmediğini düşündüğüm yokluktan varlık mücadelesi ve istiklal/kurtuluş savaşının akabinde Lozan anlaşması ile işgalden kurtulup bağımsızlığımıza kavuştuğumuz Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusunun mühürlenmesiyle istiklalimize kavuşuruz. Ama geride çok acılar kalır. Bilinmez, söylenmez, yazılmaz, anlatılmaz onun içinde sanki sokaktan bulmuş ve hatta bize acıları yaşatanlar tarafından bahşedilmiş gibi Osmanlı güzellemeleri anlatılır olmuştur.
Sayobasından Ahmet onbaşı askerden dönemez geride yetimleri yokluk ve zorluklar içinde yaşama mücadelesi verir çocuklar büyür, evlenir çoluğa çocuğa karışır zaman zaman cephede kalan dede Ahmet yad edilir.
Zaman durmaz torun Ahmet'te (onbaşıların Ahmet Aydın) büyümüş artık oda çocuklarının mürüvvetlerini gördüğü yaşlardadır.
Birgün uzun çarşının aşağı buğday pazarına yakın kaleye bakan taş binadaki meşhur kahvenin önünde oturmuş çayını içer yanındakilerle sohbet ederken Y. Armutlu'lu Yusuf amca gelir Ahmet'in yüzünü sıvazlar, sarılır, gözleri yaşlı yaşlı, yanaklarından öper. "Ahmet'im ben etmedim ben etmedim" der ve gider. Bu olay yine birkaç kez değişik zamanlarda tekrarlayınca Ahmet emmi; Yusuf dayı ne etmedin de hele diye sorar ve yanındaki sandalyeye oturtur.
Yusuf dayı; derin bir of çeker, gözlerinde yaşlar, yüzünde derin bir hüzün kaşları çatılmış, alnındaki kırışıklıklar derinleşmiş, gözlerini bilinmez bir uzaklığa dikerek anlatmaya başlar.
Ahmet'im deden rahmetli Ahmet ile biz hicazda ... kalesinde beraber askerdik. Evvel sıkıntı yokken adi vukuatlar dışında askerlikte sıkıntı yoktu. Sonra bizim kalenin etrafındaki Arap kabileleri İngiliz gavuruynan bir olup kaleyi kuşatarak muhasara altına aldılar. Dört yanımızı sardılar. Kalenin etrafında hurmalıklar vardı. Araplar kaleden çıkartmıyor, dışarıdan da ihtiyacımız olan gıda ve diğer mühimmat girişini engelliyorlardı. Gün içinde ara ara silahlarla onlar dışarıdan biz içeriden müsademeye giriyorduk. Kalede yiyecek bitti lakin kuyudan suyumuz vardı. Arada bu vuruşmalarda bazı asker arkadaşlarımız vuruluyordu onları kale içinde emliyor iyileşmeyen ölenleri defnediyorduk. Yusuf dayının sesi gittikçe kısılıyor ara ara hıçkırık ve gözyaşları ile kesiliyordu. Orada bulunanların etraflarına toplanmasıyla anlatmaya devam etti ve artık kalede hiç yiyeceğimiz kalmadı belki yardım için birlikler gelir diye umutla bekliyor kale dışındaki Araplarla savaşmaya devam ediyorduk. Sonunda iş o hale geldi ki komutanımızın peygamber emaneti bu toprakları teslim etmeyeceğiz gerekirse ölür şehadete kavuşur ya da savaşı kazanır huzuru mahşerde Halife’miz ve peygamber efendimizin karşısına alnı açık çıkarız emri ile savaşa devam ettik. Ama yiyeceksiz günler bizi zorluyordu. Komutanımızın teslim olmaktansa şehit olan arkadaşlarımızın etini yeriz emrini irkilerek içimiz titreyerek aldık. Dışarı çıkıp teslim olmakla Arapların bizi canice işkencelerle öldüreceğini biliyor yaşamak için zoraki ölen arkadaşlarımızın etini yiyorduk... deyip hıçkırıklara boğuldu. Amma Ahmet'im ben yemedim, ben Ahmet Dede'nin etini yemedim amma bende Giresun'lu arkadaşımın etini yedim deyip hıçkırıklara boğularak Ahmet emmiye sımsıkı bir daha sarıldı. Etrafta dikkatle dinleyen kalabalık neredeyse kusacak şekilde bazılarının öğürtüsü bazılarının sessiz gözyaşı bazılarının duydukları karşısındaki aptallaşmış ama en sonunda o günkü yaşanmış olaylar nedeniyle Araplara karşı oluşan kızgınlıklarının suratlarında oluşturduğu hiddet kahvehane ortamını sanki cesetlerle yanyanaymış gibi bir havaya soktu. O kasvet havasıyla kimsenin ne çay içecek ne de keyifle sohbet edecek havası kalmayıp dağıldılar.
Aradan yıllar geçip Ahmet emmi bu olayı gözyaşları içinde çocuklarına anlatırken aynı hüznü hep yaşadı. "Ahmet'im ben etmedim... "
Tarihimizde bunun gibi anlatılmadan, yazılmadan unutulmak ve unutturulmak istenen acı birçok olaylar yaşanmış. Nadir örneklerden Ömer Seyfettin'in yazdığı Balkanlar'da han meydanında BOĞA’lara ezdirilen ve ölü yaralı kalanların fırında yakılması, Erzurum merkezde Ermenilerce halkın bir camiye doldurulup üzerlerine gazyağı dökülüp kapıları kapatarak canlı canlı çığlık çığlığa yakılmaları, Halep'te hastanedeki yaralı Osmanlı askerlerinin karınlarının deşilip altın aranıp canlı canlı altın dişlerinin sökülmesi, yine Çukurova da Türk'leri canlı yakma vahşetinin yaşandığı bugün müze yapılan fırın örneği bugün dost görünenlerin yarın nasıl bir canavara dönüşebileceğini göstermektedir. Bu örnekler; devlet erkinin zayıflayıp liyakatsiz idareciler elinde vatandaşını koruma, kollama, vatanını savunma zaafiyeti göstermesinin nasıl badirelere yol açabileceğini aklımızdan çıkartmamamızı öğütler.
Dost uyur düşman uyumaz özdeyişinin aklımızdan hiç çıkartmamamızı, bu düşmanların "dahili ve harici bedhahlar" olabileceğini hiç unutmamalı insan hazinemizi korumalıyız.
"O güzel insanlar o güzel atlara bindiler ve gittiler" Giderken bize bir vatan emanet ettiler. Gidenlere rahmetler olsun makamları cennet-i ala olsun inşallah.
Sürç-i lisan ettikse affola...
Kaynak kişi Onbaşıların Ahmet Aydın oğlu Arif Aydın.