Cinayet mi, Kaza mı?

Hiçbir İşin Fıtratında Ölüm Yoktur

Bir işçi öldüğünde aynı cümle ezber gibi tekrarlanır: "İş kazasında hayatını kaybetti." Tek bir cümle... Ve o cümleyle birlikte bütün sorumlular görünmez olur. Patron görünmez olur. Denetim yapmayan devlet görünmez olur. İş güvenliğini maliyet kalemi olarak gören şirket görünmez olur. Geriye ise yalnızca toprağa verilen bir işçi ve dağılan bir aile kalır.

Oysa kelimeler tarafsız değildir. Bir ölüme "kaza" dediğiniz anda onu kaçınılmazlaştırırsınız; sanki kimsenin önleyemeyeceği talihsiz bir olay yaşanmış gibi konuşursunuz. Gerçek ise bunun tam tersidir. Bu ülkede işçiler doğa olayları nedeniyle değil; alınmayan önlemler, yapılmayan denetimler ve kâr hırsı nedeniyle ölüyor. Bu yüzden önce dilimizi değiştirmek zorundayız. Çünkü gerçeği gizlemenin ilk yolu, gerçeğin adını değiştirmektir.

Önlenebilir Her Ölüm Bir İş Cinayetidir

Bir işçi emniyet kemeri verilmediği için yüksekten düşüyorsa bunun adı kaza değildir. Bir madenci denetlenmeyen ocakta göçük altında kalıyorsa buna kader denemez. Koruyucu ekipman verilmediği için kimyasal maddelerden zehirlenen, bakımı yapılmayan makinelerin altında ezilen ya da kontrol edilmeyen elektrik tesisatında akıma kapılan işçilerin ölümünü "talihsizlik" diye anlatamazsınız.

Üstelik ne yapılması gerektiği yıllardır biliniyor. İş güvenliği mevzuatı ortada. Bilim insanları, mühendisler, meslek odaları ve sendikalar yıllardır aynı uyarıları yapıyor. Buna rağmen aynı nedenlerle aynı ölümler yaşanıyorsa artık ortada bilgisizlik değil, bilinçli bir tercih vardır. Tercih edilen şey işçinin yaşamı değil, maliyetlerin düşürülmesidir. Önlenebilir her ölüm, alınmayan her önlem kadar bilinçlidir.

Kâr Büyürken İşçi Mezarlıkları da Büyüyor

Bu düzende işçinin canı, çoğu zaman bilanço dipnotundan bile daha değersiz görülebiliyor. Çünkü sermaye için baret maliyettir, eğitim maliyettir, bakım maliyettir, denetim maliyettir. Buna karşılık işçinin ölümü çoğu zaman üretimi durduracak kadar büyük bir maliyet sayılmaz.

Üretim bantları durmaz. Madenler çalışmaya devam eder. Şantiyeler yükselmeyi sürdürür. Patronlar kazanmaya devam eder. Ölen ise yalnızca işçi olur.

Bir işçinin tabutu, ertesi gün işe alınan başka bir işçiyle unutturulur. Kapitalist üretim düzeni için emekçinin adı değil, yerine geçecek birinin bulunup bulunmadığı önemlidir. Çünkü bu sistem insanı önce emek gücüne, ardından da kolayca değiştirilebilir bir parçaya indirgemeyi normalleştirir.

İşçiyi Değil, Sermayeyi Koruyan Bir Düzen

İş cinayetleri yalnızca ihmalin sonucu değildir; aynı zamanda siyasal bir tercihin ürünüdür. Denetim mekanizmaları zayıflatıldığında, yaptırımlar caydırıcılığını yitirdiğinde ve patronların yükümlülükleri esnetildiğinde bedelini her zaman işçiler öder. Bir yanda "yatırım ortamı bozulmasın" kaygısı büyütülürken, diğer yanda işçinin yaşam hakkı ikinci plana itilir.

Oysa iş güvenliği yatırımın önündeki engel değil, insan hayatının güvencesidir. Buna rağmen yıllardır aynı gerekçelerle işçi sağlığı göz ardı ediliyor. Çünkü mesele yalnızca üretmek değildir; daha ucuza, daha hızlı ve daha fazla kâr ederek üretmektir.

Çocuklar da Bu Düzenin Kurbanı Oluyor

Bu ülkede artık yalnızca yetişkin işçiler ölmüyor. Çocuklar da ölüyor. MESEM adı altında "meslek öğreniyor" denilen çocuklar sanayi sitelerinde, fabrikalarda ve atölyelerde yaşamlarını yitiriyor. Okul sıralarında olması gereken çocuklar üretim bandının başında can veriyor. Ardından yine aynı ifade kullanılıyor: "İş kazası."

Hayır. Bir çocuğun çalışırken ölmesi herhangi bir toplum için yalnızca iş güvenliği sorunu değildir; vicdani, hukuki ve siyasal bir çöküştür.

Sendika Lüks Değil, Yaşam Hakkıdır

İşçinin en büyük güvencesi örgütlü olmasıdır. Tam da bu yüzden sendikalar yıllardır etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü örgütlü işçi itiraz eder; güvensiz makineyi çalıştırmaz, koruyucu ekipman ister, fazla mesai dayatmasını kabul etmez ve denetim talep eder.

Örgütsüz işçi ise yalnız bırakılır. İşini kaybetme korkusu, birçok işyerinde ölüm korkusundan daha ağır basar. Bu nedenle sendika yalnızca toplu sözleşme değildir. Sendika, eve sağ salim dönebilme hakkıdır. İş cinayetlerini azaltacak olan daha fazla baskı değil; daha güçlü sendikalar, daha fazla örgütlenme ve emeğin işyerlerinde söz sahibi olmasıdır.

Adını Doğru Koyalım

Bu ülkede hiçbir işçi sabah evinden "Bugün ölebilirim." diye çıkmıyor. Hiçbir anne çocuğunu işe uğurlarken tabutunu teslim alacağını düşünmüyor. Hiçbir emekçi ekmeğini kazanmanın bedelini canıyla ödemek zorunda değil.

Bu yüzden artık gerçeği eğip bükmeyelim. Bunlara "iş kazası" demek sorumluları aklamaktır. Bunlara "fıtrat" demek ölümleri meşrulaştırmaktır. Bunlara "kader" demek ise hesap vermesi gerekenleri görünmez kılmaktır.

Denetim yapılmadıysa, patron maliyetten kaçtıysa, devlet görevini yerine getirmediyse ve sendikasızlaştırılan işçi sesini çıkaramaz hâle getirildiyse bunun adı kaza değildir. Bunun adı iş cinayetidir. Emeği değil sermayeyi koruyan bu düzen değişmedikçe de bu cinayetler son bulmayacaktır!