Bir DEMET Mektup ---12---

Seni ölümüne, ölesiye seviyorum sözünü çok sık duyarız. Koca bir yalan. Aşk, sevgi üzerine kurulmuşsa ölüm sözcüğünü içinde barındırmaz ki! Ayrılık hissi zaten kendi içinde yalnızlaşmayı ve uzaklaşmayı da taşır.

Seni ölesiye veya ölümüne sevmiyorum. Var olduğun, var olacağın için seviyorum. Gözlerinin ışıltısını, yanaklarındaki kızarıklığı, gamzendeki titreşimleri, ben’indeki siyahlığı görmek için seviyorum. Sana olan sevgimdendir nefret duygumun körelmesi, yok olması. Çünkü sen bana nefretin iticiliğinin yerine aşkın ulviliğini tattırdın. Gençliğimin platonik aşkının yerine olgunluğumun sahici aşkını yaşattın ey sevgili…

Hazzın ve sevginin zirvesinde gezinmemi, çıplak ayakla gezindiğim kumların ıslaklığını hissettirdiğin, kalbini bana emanet olarak değil sol mememin altına bıraktığın için seni sevdim. Kadife sesinle şarkılar mırıldanışını, zarif, narin ve alımlı halinle birlikte olmanın hazzını yaşattın. Bundandır sana olan bağlılığım. Sakın minnet duygusuyla böyle düşündüğümü sanma. Minnet duygusunun bir çeşit mahcubiyeti ve zaafı içinde barındırdığını düşündüğümden bana çok uzak. Senin de asla minnet duymanı istemiyorum. Eşit bireyleriz. Eşit olmanın anlamı benim için daha önemlidir. Eşitlik birbirimize yük olmayı ortadan kaldırdığı gibi, üstünlük duygusunu ve düşüncesini de yok eder.

Kutsal ve yüce sarayıma tahtını kurdun. O sarayın, en değerli konuğu, en kıymetli varlığı, hiçbir kimsenin yerini alamayacağı aşkınla benimlesin. Şu an senin hangi duygu selinde, karmaşasında, tadında, tatsızlığında olduğunu bilmemekle birlikte aşkla kalmanı önermenin çaresizliği dışında da elimden bir şey gelmemesinin acısını yaşıyorum.

Uzaklardasın. Serzenişlerimin, çaresizliğimin uzaktan kaynaklı olduğunu düşünmeni de istemiyorum. Gönül sarayımda tahtını kurmuşken, ayrılmazıma dönüşmüşken, ulaşılmazın gizemine, çekiciliğine kapıldığımı düşünmeni istemiyorum. Benim yüreğimi ulvilikle yüceltmişken olumsuzluklarla boğuşmana katlanama cağımı da bilmelisin. Giderken bıraktığın bir gülümsemeyle, boşluğun dolacağını düşünüyorsan, yanılıyorsun.

Aklından neler geçtiğini tahminin ötesinde hissediyorum, bilmelisin. Kulağına fısıldanan sesimle her aşk sözcüğü sonrası; sabahın keskin ayazında şaşkına dönüp dışarıya incecik bir gömlekle veya bluzla çıktığını da… Gecenin en derin uykusunda kâbuslarla nefes alışlarını, uyandıktan sonra bakışlarını insanlardan kaçırdığını da… Sakın senin zihin dağarcığını tarumar ettiğimi, seni alıklaştırdığımı düşünme… Ayran budalası misali ortalıkta, kalabalıkların yalnızlığında dolaşan ben iken, senin uyanık olmanı isterim. Biliyorum aşkın ateşi kalbini ele geçirmişken bunların kolay olmadığını, olamayacağını da…

Belki de hafızamızın tamamen silinmesini… Belleğimize sıfırdan başlayıp yıllardır zihnimizde birikmiş olan, yük oluşturan, gereksiz hale dönüşen, yaralara vesile olan, yoran, acıtan gönül gözünü kapatan birçok şeyden kurtulmak isterdik. Çağları açan öncesi ve sonrası misali senden önce ve sonra diye yaşamı yeniden algılama, kavrama, sürdürme arzusu gibi… Her şeyin bulanık, sönük olduğu öncesi ve berrak aydınlık olduğu sonrası gibi… Hayatın böyle kesin çizgilerle ayrılmayacağının, hiçbir şeyin ölçülere sığdırılamayacağı ve belirlenmeyeceği gerçekliğinden uzaklaştığımı da düşünme… Yeni belleğimde en çok; arzularına, hazlarına, bakışlarına, gülümsemene, gizlenmiş utangaçlığının içerisindeki sözlerine yer ayırdığımı da…

Uzaktasın. Ancak, uzaklaştığın, gönlümden uzak olduğun, unutulduğun anlamına, düşüncesine ulaşma… Sol mememin altında olmanın kıymetini her defasında hatırlatmak bana yük değil, mutluluk veriyor. Perdenin aralığından sızan ışıkla birlikte mutluluğunu da bana ulaştırmanın hazzını yaşıyorum. İnsanın mayasında var olan ve arada depreşen belalara yol açan kin, öfke, kıskançlık duygularını ruhumdan çekip aldığın için de mutluyum. Aşkının sahici, sarsıcı ve sarmal ayıcı selinde ihtiras duygumun da tükenmişliğinin keyfini yaşıyor, tadını çıkarıyorum. Hiçbir psikoloğun, psikanalistin boş lafazanlıklarıyla avunmalarına ve oyalamalarına ihtiyaç duymadan insan olma halinin, kendin olma durumunun oluşumuna sağladığın katkılardan dolayı da teşekkürü fazlasıyla hak ediyorsun.

Sana mektuplarımın en önemli amacının ruhi boşalmalar dışında kendi var olma ve ulaştığım ruhsal dinginliği, berraklığı anlatma gerçeğini yeniden hatırlatma olduğunu tekrarlamaktan da sakınca görmüyorum.

Umutluyum. Hayata hep umutlu ve iyimser olarak baktığımdan senin uzaklarda olmanın hayal kırıklığı içerisinde olmadığımı da bilmeni isterim. O uzaklar aslında izafi olup, yanı başımdakilerden daha yakın olduğunu bilmelisin. Her anım seninle doluyken uzakta olduğunu düşünmüyorum. Sakın sende o duygu karmaşasını, güçsüzlük hissini kendine ortak etme. Güçlüsün ve güçlü olmanın ötesinde birçok badireyi atlatmış olan bedeninin, ruhsal yıkıntılarına sürükleme kendini…

Hayatın özeti nedir diye sorma… İkimizin de benzer cevaplar vereceğini biliyorum. Çünkü benzer şeyleri yaşayıp, sonuçların farklı olmasını düşünemiyorum. Hayatımız bir enkaz ve biz o enkazın yığıntıları arasında umudun bir gün bizi bulması umuduyla var olmaya çalıştık. Ne kadar var olduk, ne kadar direnip yolumuza devam ettik veya sürdürdüğümüz yol bizi nereye çıkardı bilmeden yaşadık, gittik. Yıllar sonra bir keskin hançerin göğüste yol açtığı derin bir yara misali, yıllar öncesinin küllenmiş yarasının kanamasının karşılaşmasının yarattığı heyecan ve düş kırıklığıyla hüzünle bakışmamız gibi. Neyse yeniden deşmek, kanatmak değildir yorgun düşen kalplerimizi.