Beton, Rant ve İhmal: Türkiye’nin Bitmeyen Deprem Suçu

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, yalnızca on binlerce insanın hayatını kaybettiği büyük bir yıkım değildi. Aynı zamanda bu ülkenin çürümüş yapı düzeniyle, denetimsizlikle ve devletin halkı kaderine terk eden yüzüyle en açık biçimde karşılaştığı gündü. Aradan yıllar geçti. “Ders aldık” dediler. “Yaraları sardık” dediler. “Yeni Türkiye” dediler.

Sonra 2011’de Van ve Erciş yıkıldı. 7,2 büyüklüğündeki deprem yüzlerce insanın hayatını aldı, binlerce yurttaşın yaşamını altüst etti. Yine aynı ihmal, yine aynı geç kalmışlık, yine aynı göstermelik sorumluluk masalları vardı.

6 Şubat 2023’te ise Maraş merkezli depremler bu ülkenin yüzüne tokat gibi çarptı. Hatay, yıkımın ve can kaybının en ağır yaşandığı kentlerden biri oldu. On binlerce insanı toprağa verdik. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birini yaşadık. Ama asıl felaket yalnızca yerin sallanması değildi. Asıl felaket, yıllardır göz göre göre büyütülen rant düzeninin milyonların üzerine çökmesiydi.

“Ders Aldık” Yalanı Enkazın Altında Kaldı

1999’dan sonra deprem vergileri toplanmaya başlandı. Halktan milyarlarca lira alındı. Her yeni depremde halkın ilk sorusu aynı oldu: Deprem vergileri nerede?

Bu sorunun yanıtı verilmedi. Çünkü bu ülkede halkın güvenliği, iktidarın önceliği hiç olmadı. Öncelik; saraylar, gösterişli projeler, rant kapıları, yandaş müteahhitler ve sermayeye açılan yeni alanlar oldu. Güvenli konut üretmek yerine çürük binalara imar affı çıkarıldı. Bilim insanlarının uyarıları duymazdan gelindi. Denetim mekanizmaları sermayenin çıkarına teslim edildi.

Sonra her felakette millete IBAN atan bir devlet manzarası çıktı karşımıza. Halk enkaz altındayken para isteyen, yurttaş açken bağış kampanyası düzenleyen, ama yıllarca toplanan vergilerin hesabını vermeyen bir düzen bu.

Deprem vergileriyle halkı soyup güvenli kentler kurmayanların, sonra da utanmadan yurttaştan yardım talep etmesinin adı yönetim değildir. Bunun adı, halka karşı örgütlenmiş bir yağma düzenidir.

Görkemli Binalar, Çürük Temeller

Üç beş müteahhidin, bir avuç para babasının ve bitmek bilmeyen kâr hırsının uğruna halk; dışı parlak, içi çürük binalarda ölüme terk edildi. Beton lobisinin önünde diz çökenler, imar aflarıyla kaçak ve dayanıksız yapıları meşrulaştıranlar, denetimi kâğıt üzerindeki bir formaliteye çevirenler bu tablonun sorumlusudur.

İnsanlar yalnızca binaların altında kalmadı. İhmallerin, rüşvetin, denetimsizliğin ve siyasi tercihlerle büyütülen rantın altında kaldı.

6 Şubat’ta çadır bile halktan esirgendi. Kızılay’ın çadır sattığı ortaya çıktı. Bir afet kurumunun, halk can derdindeyken çadırı ticaret malzemesine çevirmesi bu düzenin ahlakını tek başına anlatmaya yeter. Enkazın başında sıcak çorba, güvenli çadır ve koordinasyon bekleyen insanlara piyasa mantığı sunuldu.

Günlerce yardım bekleyen kentler oldu. İnsanlar seslerini duyurabilmek için sosyal medyaya, gönüllülere, birbirine tutundu. Devletin olması gereken yerde halk vardı. Çünkü bu ülkede devlet, kriz anında yurttaşını korumak için değil, kendi itibarını korumak için harekete geçiyor.

Hatay Hâlâ Enkazın İçinde

Deprem üzerinden yıllar geçmesine rağmen Hatay’da, Maraş’ta ve deprem bölgesinin birçok yerinde insanlar hâlâ konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veriyor. Elektrik, su, sağlık, eğitim ve barınma gibi en temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılan yurttaşlar var.

Televizyon ekranlarında “asrın felaketi” denilerek gözyaşı dökenler, kameralar kapandıktan sonra depremzedeleri unutmayı tercih etti. Çünkü onların derdi halkın yaşaması değil; halkın acısını siyasi malzemeye dönüştürmekti.

Bir insanın yıllarca konteynerde yaşamak zorunda bırakılması, doğal afetin değil siyasi tercihin sonucudur. Bir kentin hâlâ ayağa kaldırılamaması, kader değildir. Bu, halkı yurttaş olarak değil; seçimden seçime oy deposu olarak gören iktidar anlayışının sonucudur.

Can Atalay’ın Sorusu Hâlâ Ortada

Türkiye İşçi Partisi’nin seçilmiş Hatay Milletvekili Şerafettin Can Atalay, Gezi Parkı yıkılmasın diye mücadele verirken çok temel bir soru soruyordu: “Bu halk deprem olduğunda nerede toplanacak?”

Bugün İstanbul’da ve birçok kentte bu sorunun yanıtı daha da yakıcı. Acil durum toplanma alanları ya AVM oldu ya otopark ya da rezidans. Boş bulduğu her alana göz diken, kenti yaşayanların değil sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendiren bir anlayışla karşı karşıyayız.

Deli Dumrul misali her şeyi paraya çevirmeye çalışan; vicdansız, bencil ve vahşi bir rant güruhu kentleri de halkın hayatını da talan ediyor. Parkı, meydanı, yeşil alanı, dereyi, tarım arazisini, kıyıyı, ormanı ve toplanma alanını kâr hanesine yazıyorlar. Sonra deprem olduğunda halkın nereye gideceğini soruyorlar.

Deprem olur halk koşar. Yangın çıkar halk su taşır. İnsanlar sokak ortasında öldürülür, adaletini halk arar. Peki siz ne işe yarıyorsunuz? Gerçekten soruyorum: Siz ne işe yarıyorsunuz?

Kriz Anında Sinyal de Devlet de Yok Oluyor

Bir de iletişim rezaleti var. Milyonları fatura kıskacına alan şirketler, kriz anında ortadan kayboluyor. Reklam yaparken güçlüler; halkın hayatı söz konusu olduğunda suskunlar. Her ay yurttaşın cebinden çıkan faturalarla büyüyen bu şirketlerin yatırım dediği şey, kendi kârlarını büyütmek. Bizim hayatta kalmamız değil.

Deprem anında aklıma ilk gelen şey “Acaba enkaz altında kalırsam internet, telefon çeker mi?” düşüncesi oldu. Öyle bir rezillik içindeyiz ki, her şey politik.

Evet, bu ülkede depremden korkmak da politik!

Çünkü deprem değil, tedbirsizlik öldürür. Devletin enkaza yetişip seni kurtaracağına güvenememek politiktir. Beton lobisine, rant uğruna çıkarılan imar aflarına ve denetimsiz binalara mecbur bırakılmak politiktir. Depremden korkmak değil; bu düzen yüzünden ölme ihtimalini bilmek politiktir.

17 Ağustos’ta da 6 Şubat’ta da Devlet Yoktu

17 Ağustos 1999’da devlet yoktu. 6 Şubat 2023’te de yoktu. Yirmi dört yıl arayla aynı utancı, aynı ihaneti yaşadık. Halk enkaz altında yardım beklerken devlet günlerce ortada yoktu. 1999’dan ders çıkarmayan iktidar, 2023’te binlerce yurttaşı göz göre göre ölüme terk etti.

Bu ülkede deprem değil, iktidar öldürüyor.

Çürük binalara imar affı çıkaranlar, denetimi ranta kurban edenler, bilimi susturanlar katildir. 17 Ağustos’un da, 6 Şubat’ın da gerçek faili bu düzenin ta kendisidir.

Doğayı talan ettiniz. Eğitimi tarikatlara peşkeş çektiniz. Yurttaşı açlığa ve sefalete mahkûm ettiniz. Konuşanı tutukladınız, hak arayana copla TOMA’yla saldırdınız, faillerin sırtını sıvazladınız, ceplerinizi doldurdunuz…

Yerin dibine batsın bu utanmaz siyasetiniz, çürümüş düzeniniz, kirli çıkarlarınız!

Biz insanca, özgürce yaşamak istiyoruz.

Ve bunu sizden izin alarak değil, sizin elinizden çekip alarak yapacağız.