ATA YURDUMUZ TURAN ELLERİ (3)

Bu haftadaki yazıma başlamadan önce konu başlığımızın yazarı İnşaat Mühendisi Özer Ravanoğlu tanıyalım. Özer bey 1938 doğumlu 25 yılını Türk Cumhuriyetlerinde Diyanet Vakfı ve TİKA tarafından görevlendirilen bir Türk Milliyetçisi. Ravanoğlu, Ata Yurtlarımızda bir çok kalıcı eser yapımına öncülük etmiştir. Anıları ile okuyucularımı duygulandıracak Özer Bey’in kendisinden bedelini ödeyerek satın aldığım kitabından yazılarıma alıntı yapabilirmiyim dedim. O da gerekli oluru verdi. “Tanrı Dağları’nın Gözyaşlar” adlı kitap Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Yazarımızın bu anı kitabını ve diğer kitaplarını okumak isteyen okuyucularım, Ötüken yayın evinden talep edebilir. Kitaplarını alıp okuyacak arkadaşlarımın çok memnun kalacaklarında eminim.

Yazımıza, kitabı hakkında Özer Bey’in içten gelen duygularını kaleme aldığı yazısı ile başlamak istiyorum.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye Diyanet Vakfı tarafından cami inşa etmek üzere görevlendirildiğim Ata yurdumuzda (Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde) çeyrek asra yakın yıllarım geçti. Cenabı Hakk’ın lüfu Keremiyle yolumuz önce Azerbaycan’a sonra Ata Yurdumuz Uluğ Türkistan’a düştü. Birçok eşimizin dostumuzun teşvikleri ile gördüklerimizi, duyduklarımızı yazmaya başladım. Bu coğrafyaya geldikten sonra en büyük heyacan kaynağımız her zaman Tanrı Dağları oldu. Çeyrek asra yakın süredir bu coğrafyada yaşamama rağmen, bazan eteklerinde, bazan yamaçlarında, bazan da zirveleride bulunduğum Tanrı Dağları bana hep heyecan verdi. Bu dağların ayrı bir özelliği, ayrı bir güzelliği var. Fakat Tanrı Dağları’nın şimdi başı hep dumanlı. Tanrı Dağları üstündeki karların dışında, iki asır hüzünlerle, elemlerle yüklü. Yaylaların beslediği, vadilerde sakladığı Türk milleti eski haşmetini, eski kudretini kaybettiği için Tanrı Dağları’nın da gözlerinin yaşlı olduğunu hissettim. Son iki asırda çok ezildik. Güçsüz düştük. Tanrı Dağları’nın gürbüz evladı her yerde ezildi. Her yerde zulüm gördü. Doğu Türkistan’da, Orta Asya bozkırlarında, Kırım’da, Kazan’da Kuzey Afrika’da, Yemen çöllerinde milyonlarca insanımız kırıldı. Geçmiş yıllarda zaferlere zaferler eklerken, artık elemlere elemler yüklemeye başladık. Artık iki asırdır milletimizin gözü yaşlıydı. Tanrı dağları’nın eteklerinde, yamaçlarında yaşayan Türklükle birlikte Tanrı Dağları da ağlıyordu. İki asırdır gördüğümüz zulümler, kıtaller bizi bitiremedi, yok edemedi, ama milyonlarca insanımıza insanca yaşama hakkını bile vermeyen emperyalist güçlerin husumetleri hiç bitmedi, bizi yeryüzünde yok etmeye bir kez ahdetmişlerdi. Cenab-ı Hak’tan niyazımız olur ki, iki yüz yıldır dökülen kanlarımız, gözyaşlarımaız inşallah kefaretimiz olur ve makus talihimiz sona erer.

Yazılarıma başlamadan önce, önceki yazımızdan yukarıda ki gibi alıntı yapıyorum. Bu alıntıyı daha önce yayınlanan yazılarımı okuyamamış okuyucularımın bilgi edinmesi için bilerek yapıyorum.

Yazarımız Uygur Camii’nin önünde oturan dört beş ihtiyar adama İsa Yusuf Bey’in gözü görmediği halde, ilerlemiş yaşına rağmen şehir şehir nasıl dolaştığından bahsettim. Size bu büyük insan ilgili çok şey söyleyebilirim. Vaktimiz az olduğu için bir tanesini anlatmak istiyorum. Bunu da rehberinizin değerini, kıymetini bilin diye anlatmak istiyorum dedim.

1960’lı yıllarda İstanbul’da milliyetçi gençlerin yetişmesinde çok büyük rolü olan rahmetli Mehmet Emin Alpkan’la Yusuf Bey’in arasında geçen bir konuşmayı anlattım. İsa Yusuf Bey bir aile reisidir. Evinde altı yedi kişi var. Gelip gideni de eksik değil. Aynı zamanda bir cemaat lideri. İstanbul gibi büyük bir şehirde bütün bunların bir bedeli var. Geçim kolay değil Üstelik ikamet ettiği ev de kiralık. Mehmet Emin Ağabey, bu durumu yakınen bilenlerden. O da mali yönden çok güçlü birisi değil. Münasip bir şekilde İsa Yusuf Bey’i incitmemeye özen göstererek, “İsa Efendi sana münasip bir iş bulalım, biraz da çoluk çocukla ilgilen” diye bir teklifte bulunuyor. Bir süre sonra da ayrılıyorlar.

Mehmet Emin ağabeyin gece yarısında kapısı çalınıyor. Misafir gelme vakti çoktan geçmiştir. Evde bulunan herkes yatmış vaziyette. Mehmet ağbi merakla kapıyı açıyor. Kapıda İsa Efendi. Altmışlı yıllarda, İstanbul şimdiki gibi hareketli değil, Böyle geç vakitte ulaşım bir hayli güç. Mehmet Emin ağbey fevkalede bir durum olduğu düşüncesine kapılıyor. İsa Efendiyi içeriye buyur ederken evin hanımı da kalkıyor. Çaylar hazırlanırken İsa Efendi, Mehmet ağabeyin hayırdır İsa Efendi, sorusuna kendi üslubuyla şöyle cevap veriyor. “Mehmet Beyciğim sana söylemek istediğim bazı şeyler var. Onları anlatmadan yatamadım, uykularım kaçtı. Gözüme uyku girmedi” der. Elemli günleri hiç bitmemiş İsa Efendi’nin yüzü yine ıstrapla, elemle doludur. İsa Efendi ağır bir yükün altında ezilmektedir. Bir soluk aldıktan sora sözüne şöle başlar: Biz Doğu Türkistan’dan çok büyük bir kalabalıkla Hindistan’a doğru yola çıktık. İçimizde seksenlik ihtiyarlarda vardı. Hamile kadınlar vardı. Nice sular nehirler geçtik. Zaman oldu, günlerce çoluk çocuk çöllerde yürüdük. Zaman oldu Himalayalar’ın zirvesinde karlarla boğuştuk. Çok sarp yerlerden geçerken ayağı kırılan atlarımız oldu. Yürümeyecek durumda olan atların üzerinden taşınabilecek miktarda az ve hafif eşyaları alarak yola devam ettik. Terk edilen atın, sahibinden ayrılırken nasıl ağladığına şahit olduk. Bazan takattan düşüne atlarımızı kesip yedik, kesilen atların etlerinden diğer atlara da verdik. Yiğenler yaşadı , yemeyen atlar öldü.

Biz böğle tabiat şartları ile boğuşurken Hindistan hududuna yaklaştık ama arkamızdan da Çin kuvvetleri yetişti. Aramızda birkaç saatlik mesafe vardı. Kafilenin aksakalları hemen toplantı yaparak ne yapmamız lazım geldiğini müzakere etmeye başladılar. D.edecek