İnsan bazen uzun uzun anlatmaktan çok, gerçekten anlaşılmak ister. Birinin yalnızca kulaklarıyla değil, yüreğiyle dinlemesini bekler. Çünkü anlaşılmak; bu kalabalık dünyanın içinde "Seni görüyorum, seni duyuyorum." diyebilen bir çift gözle karşılaşmaktır. O an, insanın omuzlarında taşıdığı görünmez yükler biraz olsun hafifler. Anlaşılmadığını hissettiğinde ise yalnızca sözleri değil, varlığı da eksik kalmış gibi gelir.
Bu duygu yalnızca birkaç kişinin değil, hayatının bir döneminde hemen herkesin karşılaştığı sessiz bir kırgınlıktır. Hepimiz zaman zaman içimizdekini anlatmaya çalışırken, kelimelerimizin karşı tarafa ulaşmadığını hissederiz. İşte o anlarda insan, konuşmakla susmak arasında ince bir çizgide yürür.
Bu yüzden anlatırız. Bazen defalarca, bazen bütün yorgunluğumuzu kelimelere yükleyerek... Fakat çoğu zaman karşımıza koca bir sessizlik çıkar. Gücümüz yettiğince çabalarız ama sanki karşımızda sağır bir duvar vardır. Çünkü bazı insanlar gerçekten anlamak için değil, sadece cevap vermek için dinler. Bizi anlıyormuş gibi görünen maskeler takarlar; oysa ne kalpten dinlerler ne de hissettiklerimize dokunurlar.
Biz tek bir cümleye bütün duygumuzu sığdırmaya çalışırken, onlar yalnızca birkaç kelime duyar ve geçerler. Sürekli kendini ispatlamaya çalışmak, "Beni anlayın." diye çabalamak zamanla insanın ruhunu yorar. Bir noktadan sonra fark ederiz ki, anlattığımız şeyler değil; karşımızdakinin anlamaya gönüllü olup olmaması belirleyicidir.
Çünkü anlamamak bazen bir idrak eksikliği değil, bilinçli bir tercihtir. Birini gerçekten anlamak; onun duygusuna ortak olmayı, gerektiğinde kendi hatalarıyla yüzleşmeyi gerektirir. Bu yüzleşme ise herkesin cesaret edebileceği bir şey değildir. Kimi insanlar gerçeği görmek yerine, yalnızca kendi duymak istedikleri cümleleri seçerler. Böylece vicdanlarını rahatsız edecek hiçbir sese kulak vermemiş olurlar.
İşte bu yüzden, anlamak istemeyen birine kendini durmadan anlatmaya çalışmak, sıkıca kilitlenmiş bir kapıyı yumruklamaya benzer. Kapı açılmadıkça daha çok yorulur, daha çok incinirsin. Sonra bir gün anlarsın ki sorun senin nasıl anlattığında değildir; o kapı zaten hiç açılmak istememektedir.
En acısı da her denemede insanın kendinden biraz daha eksilmesidir. Hevesinden, huzurundan, umutlarından... Bu kayıplar gürültüyle yaşanmaz. Kimse fark etmez ama insanın içinde sessiz fırtınalar kopar.
Belki de bu yüzden bazen susmak bir vazgeçiş değil, kendini koruyabilmektir. Çünkü gerçekten anlamak isteyen biri, yalnızca sözcükleri değil; bakışları, suskunluğu ve yüreğin taşıdığı yükü de hisseder. Anlamak isteyen için bazen tek bir bakış yeterlidir; anlamak istemeyen için ise binlerce cümle bile eksik kalır.
Bu yüzden artık herkes tarafından anlaşılmaya çalışmanın mümkün olmadığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü insan, kendini herkese anlatmak zorunda değildir. Bazen en büyük olgunluk, enerjini seni duymaya niyeti olmayan insanlara harcamamaktır.
Varsın yanlış tanısınlar. Varsın niyetini eksik bilsinler. Her insanın seni aynı yerden görebilmesi zaten mümkün değildir. Seni gerçekten tanımak isteyen, kelimelerinin ötesine bakmayı da bilir.
Sonunda insan şunu öğreniyor: Kendimi anlatamadığım için değil, artık anlatmanın bir anlamı kalmadığını gördüğüm için susuyorum. Çünkü beni gerçekten anlayacak olan kişi, seçtiğim cümlelere değil; o cümleleri kurarken taşıdığım insanlığa bakacaktır. İşte o zaman anlıyorum ki, anlamayana kendini tüketerek bir şey anlatmaya çalışmak, yalnızca insanın kendi ruhunu yormasına neden oluyor. Bazen en doğru cevap, sessizce yoluna devam edebilmektir.