Bir saray düşünün… Yüksek duvarların içinde yaşayan bir hükümdar ve o sarayın duvarından sarkan uzun bir zincir… Zincirin ucunda bir çan var. Ama bu çan savaş için değil, ihtişam için değil. O çan yalnızca adalet için çalıyor.
Tarihte buna “Zencir-i Adl” deniyor; yani Adalet Zinciri. Bu sistemde zulme uğrayan, hakkı yenen, sesi duyulmayan herhangi biri sarayın önüne gelip zinciri çekebiliyor. Çan çaldığında hükümdar mağduru doğrudan huzuruna kabul ediyor. Arada bürokrasi yok. Aracı yok. Torpil yok. Çünkü adalet, ulaşılması zor bir lütuf değil; herkes için erişilebilir olması gereken bir hak olarak görülüyor.
Bu yüzden Zencir-i Adl yalnızca eski bir hikâye değildir. Bir toplumun adalet anlayışını ölçen sembolik bir terazidir aslında.
Ve insan ister istemez dönüp bugüne bakıyor.
Bugün Türkiye’de görkemli adalet saraylarımız var. Devasa koridorlar, yüksek sütunlar, mermer duvarlar… Mahkeme salonlarının duvarında ise o meşhur cümle yazıyor: “Adalet mülkün temelidir.” Mülkün… Yani devletin. Yani egemenliğin.
Ne kadar güven verici değil mi? Adaletin böylesine kutsandığı bir ülkede yaşamak, insana büyük bir güven hissi vermeli. Yurttaş, hakkı yendiğinde devletin arkasında duracağını düşünmeli. Çünkü devlet dediğimiz şeyin en temel varlık sebebi budur.
Peki gerçekler öyle mi?
Temeli çürümüş bir mülkten söz ediyoruz artık. Güçlüyü koruyan, yoksulu ezen, parası olanın yolunu açan bir hukuk düzeninden…
Bu ülkede 301 madenci göz göre göre öldü. Soma’da insanlar bir “kaza” sonucu değil; sermaye hırsı, denetimsizlik ve siyasi koruma zinciri yüzünden can verdi. Madenciler yerin yüzlerce metre altında diri diri katledildi. Çocuklar babasız kaldı, kadınlar eşsiz kaldı, anneler oğullarını toprağa verdi.
Peki sonra ne oldu?
Bu düzenin sorumluları ölen her bir işçi için yaklaşık altı gün hapis yatıp çıktı. Bir insan hayatının bedelini neredeyse bir haftaya sığdırdılar. Bu davada hâlâ tutuklu olan isimlere bakın: Ailelerin avukatlığını yapan Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı.
Bu ülkede katiller değil, “katil” diyenler cezalandırılıyor. Hırsızlar değil, “hırsız var” diye bağıranlar susturuluyor. Çünkü mevcut düzen için en büyük tehdit suçun kendisi değil; suçun görünür hâle gelmesi.
Bir başka örnek…
Gülistan Doku günlerce aranırken ailesi devletin kapısını çaldı. Bir anne-baba ne yapardı başka? Şehrin en yetkili makamına giderdi elbette. “Kızımızı bulun” derdi. Çünkü yıllarca onlara devletin baba olduğu anlatıldı. Devletin koruduğu, kolladığı öğretildi.
Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel “Elimizden geleni yapacağız” dedi. Yaptılar da gerçekten. Ama Gülistan için değil.
Şüphelinin ailesini, bağlantılarını, düzenini korumak için olağanüstü bir refleks gösterildi. Dosya süründü, deliller tartışıldı, kamuoyu oyalandı. Gülistan’ın ailesi ise yıllardır aynı acının içinde tek başına bırakıldı. Çünkü bu ülkede bazen adaletin yönünü haklılık değil, güç belirliyor. Soyadınız, paranız, bağlantılarınız yoksa; yalnızca kaybolmuyorsunuz, aynı zamanda görünmez hâle de geliyorsunuz.
Türkiye’de adalet sisteminin çürümüşlüğünü anlatmak için yüzlerce örnek sıralanabilir. Kadın cinayetlerinden işçi ölümlerine, çocuk istismarından siyasi davalara kadar bu ülkenin hafızası adaletsizlikle dolu.
Ama bazen iki örnek bile her şeyi anlatmaya yeter.
Çünkü mesele birkaç “istisna” değil artık. Sorun sistemin kendisi. Halkın halktan başka kimseye güvenemediği bir düzenden söz ediyoruz. Devlet yurttaşını koruyan bir yapı olmaktan çıkıp; sermayeyi, ayrıcalığı ve gücü koruyan bir aygıta dönüşüyor. Banka hesabındaki rakam büyüdükçe masumiyet ihtimali de büyüyor bu ülkede.
O yüzden bugün mesele yalnızca mahkeme salonları değildir. Mesele, adaletin kim için işlediğidir.
Bir toplumda adaletin olup olmadığını anlamak için saraylara bakılmaz. En sessiz insanların konuşup konuşamadığına bakılır. Bir işçi hakkını aradığında ne olduğuna bakılır. Bir kadın öldürüldüğünde devletin kimi koruduğuna bakılır. Yoksulun mahkemede ne kadar yalnız bırakıldığına bakılır.
Çünkü adalet en çok orada sınanır.
Ve artık şunu görmek gerekiyor: Tek başına bırakılmış bireyin bu düzene karşı şansı yok. Tarih boyunca hiçbir iktidar, hiçbir patron sınıfı, hiçbir sömürü düzeni kendiliğinden adil olmadı. İşçinin hakkını sendikalar büyüttü. Kadınların yaşam hakkını örgütlü mücadele savundu. Üniversitelerde, fabrikalarda, sokaklarda insanlar yan yana geldiğinde ancak o çan yeniden duyuldu.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni saraylar değil; yeniden işleyen bir adalet duygusu. Ve o duygu ancak örgütlü bir halk iradesiyle kurulabilir.
Çünkü zincir hâlâ orada olabilir. Ama o çanı yeniden duyuracak olan şey, halkın birlikte çıkardığı sestir.